“Dediğim Bazı Masalar”
İnsan bazen bir ortamdan ayrılırken yalnızca yerini değil, kendisinden eksilttiği parçaları da geride bırakır. Bir daha oturmamaya karar verdiği masalar vardır; çünkü orada bulunmanın bedeli, artık kendi huzurundan vazgeçmektir. Herkesin konuştuğu ama kimsenin gerçekten dinlemediği, anlaşılmak yerine kendini savunmak zorunda kaldığı, samimiyetin yerini görünmez hesapların aldığı masalar…
Bana müsaade dediğim masalar, kendimi anlatmaktan yorulduğum yerlerdir. Her cümlenin yanlış anlaşılma ihtimali taşıdığı, en masum sözün bile başka anlamlara çekildiği, insanın bir süre sonra konuşmadan önce kelimelerini tartmak zorunda kaldığı ortamlar. Oysa insan, her an kendini açıklamak zorunda kalmadığı ilişkilerde nefes alır. Söylediklerinin arkasında gizli bir niyet aranmadığında, sessizliği bile yanlış yorumlanmadığında kendisi olabilmenin rahatlığını hisseder.
Dertlerin paylaşıldığı değil, yarıştırıldığı masalar da vardır. Birinin acısı anlatılırken diğerinin daha ağır bir hikâyeyle söze girdiği, yaşananların anlaşılmak için değil, kimin daha çok yorulduğunu kanıtlamak için sıralandığı yerler… Böyle anlarda kimse kimsenin yükünü hafifletmez; herkes kendi ağırlığının görülmesini bekler. Oysa kederin bir kürsüsü, acının da birincisi yoktur. Bir insanın yarası, diğerininkinden küçük diye daha az sızlamaz. Bazen ihtiyaç duyulan şey bir çözüm, bir öğüt ya da karşılaştırma değil, yalnızca yargılanmadan dinlenebilmektir.
Bir de sınırların sakız gibi çiğnendiği masalar vardır. Hayır demenin kabalık, mesafe koymanın kibir, kendi alanını korumanın ise sevgisizlik sayıldığı ortamlar… İnsanların birbirine yakın olmakla birbirinin hayatına sınırsızca müdahale etmeyi karıştırdığı ilişkiler. Oysa yakınlık, her kapının izinsiz açılabileceği anlamına gelmez. Samimiyet, sınırları ortadan kaldırmak değil, onları bilerek ve isteyerek gözetmektir. Bir insanın nerede durduğuna saygı duymak, onunla araya duvar örmek değil; ilişkinin güvenle ayakta kalmasına izin vermektir.
En ufak hatanın hesaba yazıldığı masalarda ise geçmiş, sürekli önümüze konulan bir deftere dönüşür. Bir kez yanlış yaptığında, ne kadar doğru davransan da eski kaydın silinmez. Özürler kabul edilmiş gibi görünür ama ilk anlaşmazlıkta yeniden hatırlatılır; affedilmiş olmakla cezalandırılmaya devam etmek arasındaki fark giderek belirsizleşir. Böyle bir yerde insan, hata yapmaktan çok, yaptığı hatanın bir gün hangi tartışmada karşısına çıkarılacağını düşünür. Oysa hiçbir ilişki kusursuzluk üzerine kurulamaz. Birlikte kalabilmenin yolu, birbirinin açığını biriktirmekten değil, yanlışları onarabilmekten geçer.
Anlaşma niyetinden yoksun masalar da insanı sessizce tüketir. Herkesin konuştuğu, fakat kimsenin anlamak için dinlemediği; sözcüklerin bir köprü kurmak yerine karşı tarafı köşeye sıkıştırmak için kullanıldığı yerler… Burada amaç bir orta yol bulmak değil, son sözü söylemek ve haklılığını kabul ettirmektir. Oysa her tartışmanın bir kazananı olmak zorunda değildir. Bazen bir adım geri çekilmek yenilmek değil, ilişkinin kendisini tartışmanın önüne koymaktır. Uzlaşmak, her konuda aynı düşünmek anlamına gelmez; farklılıkların varlığını kabul ederek yan yana kalabilmeyi bilmektir.
Doğallığın yerini stratejik hesaplara bıraktığı ortamlarda ise insan, kendi davranışlarının bile yabancısı hâline gelir. Ne söyleyeceğini, ne kadar yakın duracağını, hangi duygusunu göstereceğini ince ince hesaplar. İçinden geldiği gibi davranmak yerine, karşısındakinin vereceği tepkiyi ölçer. Bir mesajın zamanlaması, bir bakışın anlamı, bir cümlenin tonu bile zihninde uzun uzun tartılır. İlişkiler, yaşanan anın güzelliğini taşımak yerine sürekli yönetilmesi gereken bir sürece dönüşür. Oysa samimiyet, her hamlenin önceden düşünüldüğü bir oyunda değil, insanın kendini korumak için rol yapmak zorunda kalmadığı yerde filizlenir.
Ve çocuklaşmaya alan açılmayan masalar… Herkesin olgun, kontrollü, ölçülü ve güçlü görünmesinin beklendiği; insanın saçmalamaya, heyecanlanmaya, nedensizce gülmeye, bazen de hiçbir şey bilmediğini kabul etmeye çekindiği ortamlar. Sanki büyümek, içimizdeki oyunbaz tarafı susturmakmış gibi. Oysa insan yalnızca sorumluluklarıyla, doğrularıyla ve ciddi kararlarıyla var olmaz. Bazen bir şeye çocuk gibi sevinmek, basit bir şakaya kahkahalarla gülmek, kendini açıklamadan biraz saçmalayabilmek de ruhun ihtiyaçları arasındadır. Her an güçlü görünmek zorunda kalmadığımız, kırılganlığımızın aleyhimize kullanılmayacağını bildiğimiz yerlerde kendimizi daha bütün hissederiz.
Bütün bu masalardan kalkarken insanın aklında tek bir cümle kalabilir: Bana müsaade.
Bu söz her zaman bir küslüğün, öfkenin ya da vazgeçişin ilanı değildir. Bazen kendine dönmenin, sınırlarını hatırlamanın ve artık neye razı gelmeyeceğini anlamanın en sade biçimidir. Herkesle anlaşmak, her ortamda kalmak, her ilişkiyi ne pahasına olursa olsun sürdürmek zorunda değiliz. Bir yere ait olmak uğruna kendimize yabancılaşmayı kabul etmek de zorunda değiliz.
İnsan zamanla şunu öğreniyor: Her masa oturulmaya, her davet kabul edilmeye, her bağ korunmaya değmez. Bazı yerlerde kalabilmek için sürekli kendinden ödün vermen gerekir; bazılarında ise olduğun hâlinle var olabilirsin. Aradaki farkı anlamak, insanın kendisine duyduğu saygının sessiz bir göstergesidir.
Ben artık her masada yer bulmaya çalışmaktan çok, oturduğum yerde kendime yer bırakıp bırakmadığıma bakıyorum. Sözüme dikkat etmek zorunda kalmadığım, derdimi ispatlamadığım, sınırlarımı savunmak için yorulmadığım, hatalarımın kimliğime dönüştürülmediği, farklı düşündüğümüzde birbirimizi kaybetmekle tehdit etmediğimiz yerleri önemsiyorum. Gülüşümün hesabının sorulmadığı, ciddiyetimin bozulmasından korkmadığım, bazen yalnızca kendim olabildiğim ilişkilerin kıymetini biliyorum.
Çünkü huzur, herkesin seni anlamasıyla değil, anlaşılmadığında bile kendini tüketmek zorunda kalmamanla başlıyor.
Ve bazen insanın kendisi için yapabileceği en doğru şey, hiçbir şeyi kanıtlamadan, kimseyi ikna etmeye çalışmadan, arkasında uzun açıklamalar bırakmadan ayağa kalkmaktır.