Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Türkiye’nin temel siyasal çatışmalarından biri, Cumhuriyetin laik, demokratik ve hukuk devleti niteliğini korumak isteyenlerle, bu düzeni farklı bir siyasal ve toplumsal anlayış doğrultusunda dönüştürmek isteyen güçler arasındaki mücadele olmuştur.
Bugün iktidarın eğitimden hukuka, devlet yapılanmasından toplumsal yaşama kadar uzanan politikaları, bu tartışmayı yeniden Türkiye siyasetinin merkezine taşıyor.
Özellikle Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile eğitim sisteminin yeniden şekillendirilmesi, yalnızca bir müfredat değişikliği olarak ele alınamaz. Asıl mesele, nasıl bir toplum ve nasıl bir yurttaş yetiştirilmek istendiğidir.
Çünkü eğitim, bir ülkenin yalnızca bugünüyle değil, geleceğiyle ilgilidir. Burada temel soru şudur:
Cumhuriyetin kurumları ve değerleri çağın ihtiyaçları doğrultusunda güçlendirilerek mi yenileniyor, yoksa Cumhuriyetin temel karakteri adım adım başka bir siyasal anlayış doğrultusunda mı dönüştürülüyor?
İktidar çevrelerinde zaman zaman kullanılan “Dar’ül İslam” ve “Dar’ül Harp” gibi kavramlar da bu tartışmanın tamamen dışında tutulamaz. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Bu kavramların günümüz Türkiye’sine ilişkin olarak kimler tarafından, hangi bağlamda ve hangi amaçla kullanıldığı somut kaynaklarıyla ortaya konulmalıdır. Birkaç kişinin söylemini bütün bir siyasi hareketin düşüncesiymiş gibi sunmak, siyasal analiz değil, genelleme olur.
Fakat bu ihtiyatlı yaklaşım, Türkiye’de yaşanan daha büyük dönüşüm tartışmasını görmezden gelmemizi de gerektirmez. Çünkü ortada artık göz ardı edilemeyecek bir gerçek vardır:
Türkiye’de rejimin niteliği üzerine ciddi bir mücadele yaşanmaktadır.
Mesele yalnızca bir iktidarın gelip gitmesi değildir. Mesele, Türkiye’nin nasıl bir Cumhuriyet olacağıdır.
Devlet hukukla mı yönetilecektir? Laiklik devlet düzeninin temel ilkelerinden biri olarak korunacak mıdır? Demokratik kurumlar güçlendirilecek midir? Yurttaş, devlet karşısında eşit ve özgür birey olarak mı kalacaktır?
Yoksa Cumhuriyetin kurucu karakteri zaman içinde aşındırılarak farklı bir siyasal ve toplumsal modele mi evrilecektir?
TARİH BİZE NE SÖYLÜYOR?
Fransa’nın tarihi bu açıdan dikkat çekici bir örnektir.
1789 Fransız Devrimi ile başlayan ve 1870’te III. Napolyon’un devrilmesiyle Üçüncü Cumhuriyet’in ilanına kadar uzanan yaklaşık 80 yıllık dönem, Fransa açısından son derece çalkantılı bir tarihsel süreçti.
Krallık, cumhuriyet, imparatorluk ve farklı biçimlerde otoriter yönetimler birbirini izledi.
Cumhuriyet fikri, eski düzenin dirençleriyle yıllar boyunca mücadele etti.
Devrimin kazanımları zaman zaman geri çekildi, yeniden güç kazandı. Cumhuriyet defalarca tehdit edildi. Eski düzenin siyasal ve toplumsal güçleri hiçbir zaman bir anda ortadan kaybolmadı. Sonunda Cumhuriyetin kalıcılaşması, yalnızca bir anayasa değişikliğinin ya da bir seçim sonucunun ürünü olmadı. Uzun bir siyasal ve toplumsal mücadelenin sonucunda gerçekleşti.
Elbette tarih birebir tekerrür etmez. Ama tarihin değeri zaten olayların aynısını tekrar ettirmesinde değil, siyasal dinamikleri anlamamıza yardımcı olmasındadır. Bu nedenle bugün Türkiye’de yaşananlara bakarken insan ister istemez şu soruyu soruyor: Biz de Cumhuriyet ile onu dönüştürmek isteyen siyasal anlayışlar arasındaki uzun tarihsel mücadelenin yeni bir aşamasından mı geçiyoruz?
CUMHURİYET KENDİLİĞİNDEN KORUNMAZ
Türkiye açısından da Cumhuriyetin kazanımlarının kendiliğinden ve sonsuza kadar korunacağını düşünmek büyük bir yanılgı olur. Çünkü Cumhuriyet yalnızca geçmişte kurulmuş bir rejim değildir.
Cumhuriyet, her kuşakta yeniden savunulması, geliştirilmesi ve demokratik kurumlarla güçlendirilmesi gereken bir siyasal ve toplumsal düzendir.
Bir Cumhuriyetin varlığını yalnızca sandığın kuruluyor olması belirlemez.
Hukukun üstünlüğü yoksa, kurumlar bağımsız değilse, yurttaşların hak ve özgürlükleri güvence altında değilse, eğitim özgür düşünce yerine tek bir dünya görüşünün aktarım aracına dönüşüyorsa, demokratik denetim mekanizmaları zayıflıyorsa, orada Cumhuriyetin yalnızca biçimini koruyup özünü kaybetme tehlikesi vardır.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde mücadele yalnızca “hangi parti iktidar olacak?” sorusuyla sınırlı kalmayacaktır. Daha temel bir soru bizi bekliyor: Nasıl bir Türkiye istiyoruz?
YENİ DÖNEMİN SORUMLULUĞU
Önümüzdeki dönemde Cumhuriyetin değerlerini savunan siyaset açısından görev yalnızca seçim kazanmak değildir. Asıl görev; Cumhuriyetin kurumlarını korumak, demokrasiyi güçlendirmek, laikliği güvence altına almak, hukuk devletini yeniden tesis etmek, kuvvetler ayrılığını işler hale getirmek ve yeni kuşaklara özgür yurttaşlık bilincini aktarmaktır.
Cumhuriyeti savunmak, geleceğin Türkiye’sini kurma mücadelesidir. Bugün önümüzde duran mesele, 1923’te kurulmuş Cumhuriyeti yalnızca korumak değil; onu demokrasi, hukuk, özgürlük ve eşit yurttaşlık temelinde yeniden güçlendirmektir.
Çünkü Cumhuriyetin karşısında duranlar yalnızca geçmişin güçleri değildir. Her dönemin kendi “eski düzen” arayışları vardır.
Ve hiçbir Cumhuriyet, kendisini savunacak demokratik bir irade olmadığı zaman yalnızca geçmişteki kurucu iradenin gücüyle ayakta kalamaz. Bu nedenle asıl soru belki de “Cumhuriyet karşıtları başarabilir mi?” değildir.
Asıl soru şudur: Cumhuriyetin değerlerini savunanlar, Cumhuriyeti yeniden güçlü, demokratik ve özgür bir gelecek projesine dönüştürebilecek mi?
Çünkü tarih bize bir şeyi açıkça gösteriyor:
Cumhuriyetler yalnızca kurularak değil, savunularak yaşatılır. Ve Türkiye’de bu mücadelenin daha uzun süre siyasetin temel meselelerinden biri olmaya devam edeceği açıktır.