Ankara'nın tarihini anlatırken genellikle erkeklerden söz ederiz.

Mustafa Kemal'den...

İsmet Paşa'dan...

Birinci Meclis'in mebuslarından...

Yeni Cumhuriyet'in bürokratlarından...

Ama bazen insan kendi kendine soruyor:

Bu şehri gerçekten kim kurdu?

Çünkü bir başkent yalnızca kanunlarla kurulmaz.

Yalnızca meclis binalarıyla da kurulmaz.

Bir başkenti okul kuranlar, çocuk büyütenler, hastalara bakanlar, telefonları bağlayanlar, evrakları yazanlar, sokaklarında yürüyenler ve geleceğe inanan insanlar kurar.

Cumhuriyet'in ilk Ankara'sında da böyle oldu.

Bugün isimlerini çok az kişinin hatırladığı kadınlar, bozkırın ortasında yükselen yeni başkentin sessiz mimarları oldular.

1920'lerin Ankara'sını gözünüzün önüne getirin.

Tozlu yollar...

Kerpiç evler...

İnşaat halindeki kamu binaları...

Yetersiz altyapı...

Sınırlı imkânlar...

Ve büyük bir hayal.

Bu hayalin içinde kadınlar ilk kez görünür olmaya başlamıştı.

Öğretmen olarak...

Hemşire olarak...

Memur olarak...

Yazar olarak...

Milletvekili olarak...

Birçoğu ilk kez erkeklerle aynı kamusal alanı paylaşmaya başlamıştı.

Bugün sıradan görünen bu durum, o günler için küçük bir devrimdi.

Bu kadınlardan biri Satı Kadın'dı.

Ankara'nın Kazan ilçesinden çıkan bu Anadolu kadını, Mustafa Kemal'in dikkatini çekecek kadar güçlü bir hitabet yeteneğine sahipti.

Köy meydanlarında konuşuyor, düşüncelerini çekinmeden ifade ediyordu.

Cumhuriyet'in kadınlara açtığı kapıdan girerek milletvekili oldu.

Bugün Kazan'da yaşayan birçok kişi onun adını duymuştur.

Ama hikâyesinin büyüklüğü çoğu zaman fark edilmez.

O yalnızca bir milletvekili değildi.

Anadolu köylü kadınının devlet yönetiminde söz sahibi olabileceğinin canlı kanıtıydı.

Bir başka isim Nezihe Muhiddin'di.

Cumhuriyet henüz ilan edilmeden önce kadınların siyasal haklarını savunmaya başlamıştı.

Kadınlar Halk Fırkası'nı kurmaya çalıştığında takvimler 1923 yılını gösteriyordu.

Henüz kadınların seçme ve seçilme hakkı bile yoktu.

Ama o, geleceği bugünden görüyordu.

Bugün adını bilenlerin sayısı ne yazık ki çok az.

Oysa Türkiye'deki kadın hareketinin öncü isimlerinden biri olarak çok daha fazla hatırlanmayı hak ediyor.

Şükufe Nihal ise yeni Cumhuriyet'in kültür dünyasında iz bırakan kadınlardan biriydi.

Öğretmendi.

Şairdi.

Yazardı.

Ankara'nın şekillenmeye başlayan aydın çevrelerinde yer aldı.

Yeni bir toplumun kurulmasına yalnızca siyasetle değil, fikirle ve kalemle katkı sundu.

Çünkü Cumhuriyet yalnızca yollar ve binalar inşa etmiyordu.

Bir düşünce dünyası da kuruyordu.

Elbette hikâye yalnızca tanınmış isimlerden ibaret değil.

Asıl büyük hikâye, adlarını bilmediğimiz kadınlarda saklı.

İlk telefon santralinde çalışan genç kadınlarda...

Himaye-i Etfal'in çocuklarını büyüten görevlilerde...

Yeni açılan okullarda görev yapan öğretmenlerde...

Ankara Numune Hastanesi'nin ilk hemşirelerinde...

Daktilo başında gece yarılarına kadar çalışan memurlarda...

Onların çoğunun fotoğrafı bile yok.

Bazılarının adı yalnızca sararmış personel cetvellerinde kaldı.

Fakat bugün üzerinde yaşadığımız Cumhuriyet'in gündelik hayatını onlar kurdu.

Ulus'un kalabalığında yürürken...

Birinci Meclis'in önünden geçerken...

Eski Ankara'nın taş sokaklarına bakarken...

Sadece paşaları ve milletvekillerini hatırlamak eksik kalıyor.

Çünkü bu şehrin temelinde görünmeyen bir emek var.

Ve o emeğin önemli bir kısmı kadınlara ait.

Tarih bazen yüksek sesle konuşanları kaydeder.

Sessiz çalışanları ise unutmaya meyillidir.

Ama Ankara'nın hafızasına dikkatle bakıldığında, Cumhuriyet'in ilk yıllarında bu şehri yalnızca devlet adamlarının değil, cesur kadınların da kurduğu görülür.

Belki de bugün yapılması gereken şey tam olarak budur:

Bu sessiz kurucuların isimlerini yeniden hatırlamak.

Çünkü bazı insanlar tarih kitaplarında büyük başlıklarla yer almaz.

Ama bir ülkenin kaderine dokunurlar.

Ve bazen bir başkenti gerçekten onlar kurar.