
Ankara’nın bir fotoğrafı yoktu o zamanlar.
Ama bir göz vardı.
Ve o göz gördüğünü yalnızca çizmedi… yazdı da.
O göz, Joseph Pitton de Tournefort’a aitti.
1700’lerin başında Anadolu’ya gelen Tournefort, Ankara’yı yalnızca bir durak olarak görür.
Ama o “kısa durak”, üç yüz yıl sonrasına kalacak bir tanıklığa dönüşür.
Onun metinlerinde Ankara’nın adı hâlâ eski biçimiyle geçer:
Ancyra.
Ve ilk dikkat çekici notlarından biri şudur:
“Ancyra, yüksek bir tepe üzerine kurulmuş, eski surlarla çevrili bir kasabadır.”
Bu cümle, gravürün de anahtarıdır.
Çünkü çizimde gördüğümüz her şey bu tarifin içindedir:
Tepe
Kale
Çevresine yayılan yerleşim
KALE: SADECE BİR YAPI DEĞİL, ŞEHRİN KENDİSİ
Tournefort, kaleyi anlatırken onu yalnızca askeri bir unsur olarak görmez.
Aksine, şehrin merkezi olarak tarif eder:
“Kale, şehrin en hâkim noktasındadır ve halkın büyük kısmı onun eteklerine yerleşmiştir.”
Bugün Ankara Kalesi dediğimiz yapı,
o dönemde bir “tarihî eser” değil,
gündelik hayatın içindedir.
İnsanlar kaleye bakmaz…
kaleyle birlikte yaşar.
Bu da Ankara’nın kuruluş refleksini açıkça ortaya koyar:
Güvenlik, estetiğin önündedir.
Sığınmak, yayılmaktan önce gelir.
ROMA’NIN TAŞLARIYLA YAŞAYAN BİR ŞEHİR
Tournefort’un metinlerinde en çarpıcı bölümlerden biri, antik kalıntılarla ilgilidir.
Şöyle yazar:
“Kasabanın içinde ve çevresinde, eski Romalılardan kalma çok sayıda taş ve sütun görülür.”
Bu ifade basit gibi görünür.
Ama aslında çok derin bir gerçeği anlatır:
Ankara’da tarih katman katman değildir.
İç içedir.
Bugün Augustus Tapınağı olarak bildiğimiz yapı ve çevresi,
Tournefort’un zamanında korunaklı bir alan değil,
yaşamın içindedir.
Antik taşlar:
sökülür
yeniden kullanılır
duvarlara eklenir
Tarih korunmaz…
dönüştürülür.
ŞEHRİN ÖLÇEĞİ: BÜYÜK BİR BAŞKENT DEĞİL, SESSİZ BİR KASABA
Tournefort’un en açık ifadelerinden biri de şehrin büyüklüğüyle ilgilidir:
“Ancyra, ne çok büyük ne de çok zengin bir yerdir.”
Bu cümle, bugünkü Ankara’yla yüzleşmek için yeterlidir.
Çünkü o günün Ankara’sı:
küçük
sakin
iddiasız
Ama aynı zamanda:
katmanlı
dirençli
hafızalı
bir yerleşimdir.
EVLER VE YAŞAM
Tournefort, doğrudan mimari detaylara uzun uzun girmez.
Ama satır aralarında şunu anlarız:
“Evler, tepenin eğimine göre düzensiz biçimde yerleşmiştir.”
Bu çok önemli bir gözlemdir.
Çünkü bu, planlı bir şehir değil,
organik bir yerleşim olduğunu gösterir.
Sokaklar cetvelle çizilmez
Evler birbirine göre değil, toprağa göre konumlanır
Ankara, insanın doğaya hükmettiği değil,
doğaya uyum sağladığı bir şehir olarak görünür.
BOZKIR VE İKLİMİN GÖLGESİ
Tournefort’un botanikçi kimliği burada devreye girer.
Bitkiler üzerinden yaptığı gözlemler, aslında coğrafyanın karakterini ortaya koyar:
“Çevredeki topraklar kuru ve bitki örtüsü seyrektir.”
Bu cümle, gravürdeki boşluğu açıklar.
O boşluk “eksiklik” değildir.
O, Ankara’nın kaderidir.
Az ağaç
Geniş ufuk
Sert iklim
Bu coğrafya insanı büyütmez.
Dayanıklı kılar.
BATILI GÖZÜN ANKARA’SI
Tournefort’un anlatımında dikkat çeken bir başka unsur da şudur:
İnsan neredeyse yoktur.
O, pazarı anlatmaz
esnafı anlatmaz
gündelik hayatı detaylandırmaz
Onun ilgisi:
mekân
kalıntı
topoğrafya
üzerinedir.
Bu da bize şunu söyler:
Ankara, Batılı göz için bir “yaşayan şehir” değil,
bir gözlemlenen yüzeydir.
BUGÜNE KALAN SORU
Üç yüz yıl önce yazılmış bu satırlarla bugün arasında büyük bir mesafe var.
Ama bazı şeyler değişmemiş gibi:
Kale hâlâ orada
Rüzgâr hâlâ sert
Toprak hâlâ kuru
Değişen şey ise şehrin kendisi değil belki de,
şehrin yoğunluğu.
Ve o eski gravür ile bu satırlar birlikte okunduğunda, ister istemez şu soru belirir:
Ankara büyüdü mü,
yoksa yalnızca üst üste mi yığıldı?
SON SÖZ
Tournefort Ankara’yı anlatırken ne bir övgü yazar
ne bir eleştiri…
Sadece görür.
Ve gördüğünü kaydeder.
Ama o kayıt, bugün için şunu söyler:
Ankara’nın gerçek yüzü,
kalabalıkta değil,
ilk hâlinde saklıdır.
Fotoğraf yoktu.
Ama dikkat vardı.
Ve bazen, dikkat…
bir şehri yüzyıllar sonrasına taşıyan en güçlü hafızadır.