Bugün yine çok kıymetli dostumuz Hasan Akyar hocamla birlikteyiz. Onu anımsayacaksınız, suya fısıldayan adam. Aslında bugün bize yine bir su hikayesi anlatacak. Bizi Osmanlı'nın son dönemine götürecek. Aslında içinde bir macera da barındırıyor. Kısa bir öykü ama içinde su var, basın var. Devletin yönetim biçimi var. Devlet basın ilişkileri var. Ama basının nasıl tehlikeli bir araç olarak kullanıldığına dair bir hikâye var. Bir göl hikayesi bu. İçinde biraz da domuzlar var.

 

*Hocam merhaba. Yine girişte de söyledim, bir polisiye hikâye var. Yine su var. Elbette sizin kişisel araştırmalarınız var diye düşünüyorum. Bana anlattığınızda çok heyecanlanmıştım açıkçası.

Çok teşekkür ediyorum. Ben de heyecanlıyım. Güzel. İlk defa karaladığım bir tarihi öyküyü seslendirme fırsatı tanıdınız bana. Öyküye nereden başlanır? Şöyle başlayayım, izin verirsiniz.

İstanbul özellikle 19. yüzyılın sonlarında ciddi su sıkıntısı çekiyor. Öykümüz aslında 1895'lerde geçiyor. Yerüstü su kaynakları, daha doğrusu yeraltı su kaynakları, pınarlar yetersiz kalıyor. Bunun üstüne Osmanlı yöneticileri özellikle 2. Abdülhamit çok ilgili bu konuyla. Dünyada o dönemler su konusunda, su arıtımı konusunda, su iletimi konusunda, sağlıklı büyük kentlere su sağlama konusunda en büyük şirketlerden birini davet ediyorlar.  Onlar da Fransız. Şimdi şöyle, bu şirket aslında 3. Napolyon döneminde kuruluyor. Kuruluş tarihi enteresan, Dünya Çevre Günü'ne denk geliyor.

5 Haziran 1874'te kuruluyor ve 1884'te de Lyon kentinde kuruluyor ve Lyon'un içme suyu sorununu çözüyor. Şimdi buna dayanarak niye Osmanlı'ya geliyor? Osmanlı'ya 1800'lerin son çeyreğinde kadar hiçbir yabancı firma ilgi duymuyor. Nedeni de şu, 1876'da Osmanlı moratoryum ilan ediyor. Para yok. Ben borçlarımı ödeyemiyorum diyor. Alacaklılar düşünsün diyor. Alacaklılar şöyle düşünüyor, 1881 yılında Mustafa Kemal'in doğduğu yıl Düyûn-ı Umûmiye kuruyorlar. Yani Osmanlı borçlarını Osmanlı'nın toplayacağı vergilerden, gelirlerine el koyuyorlar. Ve 1881'den sonra Düyûn-ı Umûmiye kurulduktan sonra şimdi çektiğimiz sıkıntı benzeri, yabancı şirketler güven duyuyor. Yani ben burada bir yatırım yaparsam nasıl olsa Düyûn-ı Umûmiye var. Ben yatırdığımı geri alacağım. Silah zoruyla da olsa. Alacağım diyor. Ve bunun için bundan dolayı da 1884'lerde sonra birçok özellikle Macar şirketleri, Belçikalı şirketler, Alman şirketleri ve de Fransız şirketlerin ilgi duyuyor. Ve bu fırsatı da yakaladıktan sonra Osmanlı'da su kumpanyası kuruluyor. Bunun sözleşmesi, kuruluş şartları, hatta hisse senetlerini falan da çıkartılıyor. Bu hisse senetlerinin büyük kısmını da 2. Abdülhamit kendi servetinden karşılıyor.

Başta çok sıkıntı çekiyor. Çünkü su kaynağını eski adıyla Derkos, daha sonra Terkos Gölü'nden, yani yüzeysel suyu İstanbul'a getirmeyi hedefliyor. Ve yüzeysel su olduğu için de bir arıtma gerekiyor. Çöktürme, filtreleme, bir de dezenfeksiyon gerekiyor ki onlar da klorlamayla yapıyorlar. Eski bir lokomotifin kazanını da buhar üretip, oradan pompayı çalıştırıp suyu İstanbul'a, Dersaadet'e pompalıyorlar. Ama şirket bu yatırım yaptığı sırada bir yandan da konutlara bağlaması lazım suyu.

Fakat İstanbul ahalisi alışmış pınar suyunun kalitesine. Bir yüzeysel su, hele ki içinde klor var, hiç kimse abone olmuyor. Yani ilk atanan şirketin müdürü bir türlü şirkete gelir sağlayacak iş ve işlemleri yapamıyor. O sırada hatta mahalle aralarındaki çeşmeler falan değil mi? Tabii mahalle aralarındaki çeşmeler var, vakıf çeşmeleri var, sakalar var evlere falan gidiyor. Ve asıl önemlisi de büyük konaklar var. İşte yalılar var. Onların kendi su kuyuları var zaten. Yok, onların su kuyuları kıyıda yok çünkü deniz suyu girişimi var. Daha yüksek kotlardan olacak işte. Romalılar döneminden olan Belgrad ormanlarındaki sular var, küçük bentler var. Oralardan suyu sağlıyorlar. Bunun üstüne şirket, ya bu işi beceremiyor bizim gönderdiğimiz, yeni bir müdür atıyor. Mösyö Selye. O geliyor, cin gibi bir adam, zeki adam. Pera Palas'ta buna yer ayırıyorlar, meşhur. Ve Pera Palas'tan yürüyerek şirketin merkezi olan Voyvoda Han'da, bu da Voyvoda Caddesi'nde Narlıyan Han'da. Bütün bina, şirketin binası oradaki odasına geliyor. Ve herkesten önce geliyor. Mesaiden önce geliyor, odasına giriyor. Ve bir süre sonra çalışanlar geliyor. Yeni bir müdür atandığı için de bütün çalışanlar sırayla tebrike geliyorlar, kutluyorlar, şey yapıyorlar. Bu da rasyonel bir idareci. Önce diyor, ben bu şirketin gelirini giderini görmem lazım. Muhasebeci geliyor, efendim diyor, işte defterler burada. Önce bir giderlere bakayım diyor. Bu şirket zarar ediyor. Demek ki giderleri fazla. Hadi gelirleri yok ama giderlerden başlayın diyor. Liste'yi inceliyor. Bir bakıyor ki bir maaş bordrolarının içinde Baba Tahir adında, Malumatçı Tahir denen kişi, Mehmet Tahir. Yani gazeteci. Gazeteci. Altın, bir kese altın. İçinde birkaç tane altın olan her ay uğruyor. Maaşını alıyor. Ya bu kim diyor böyle. Efendim diyor, bu bir gazetecidir. E bu gazeteci ne işimize yarıyor diyor.  Bundan sonra akçesini kesin vermeyin diyor. Muhasebe Müdürlüğü de aman efendim diyor. Onun bize çok yararı vardır diyor. Haftada bir çıkan malumat gazetesinin sahibidir. Bizim lehimize çok yazılar yazar. Zaten sıkıntımız abone yapmakta. Bu halkı bu suya teşvik eder. Bizim reklamımızı yapar. Sakın kesmeyelim diyor. Yok diyor öyle şey olur mu diyor böyle havadan hemen diyor akçesini kesin. Peki diyorlar. Baba Tahir, lakaplı Malumatçı Tahir, o ay gidiyor vezneye kaşe yok. Diyorlar ki yeni müdür geldi. Artık sana şey yapmıyor. Ha öyle mi diyor. Bab-ı Ali yokuşundaki idarehanesine gidiyor. Gazetesine. Ve yeni çıkacak haftalık gazetesine bir makale döşeniyor. Bizim müdür işlere dalıyor. Tekrar Pera'dan bir sabah iş yerine geldiğinde geliyor yine erken. Bir süre sonra Voyvoda Caddesi'nde bir gürültü, bir patırtı, bir bağırış, çağırış, pencereden bakıyor. Halk böyle bağırıyor, çağırıyor.  

Muhasebe müdürü bir tane malumat gazetesi getiriyor. Bakıyor. Manşette Terkos gölüne domuz düştü. Bir felaket yaşanıyor. Hemen müdür diyor ki ya çağırın şu baba Tahir'i. Neymiş bir şey yapalım. Çağırıyorlar, huzura geliyor müdüre. Kapıyı da vurmadan giriyor. Tabii. Müdür diyor ki böyle haber yaptın mı? Yalan haber. Böyle bir şey olur mu? Ne istiyorsun bizden diyor. Maaşımı istiyorum diyor. Peki diyor tamam diyor. Maaşınızı hemen emrediyorum. Artık dört katını isterim diyor. Şimdi bir ayda verdiğimiz zaman haftada isterim diyor. Benim gazetem haftada bir çıkıyor diyor. Hemen kadife bir kese içinde buna aylığına peşin veriyorlar. Bu da tekrar ofisine gidiyor. Yeni bir yazı kaleme alıyor…