İnsan, yaş aldıkça bazı şeyleri daha az kişiselleştirmeyi öğreniyor. Her sözü üzerine alınmamayı, her davranışın altında kendinde bir kusur aramamayı, herkesin kendisi kadar ince düşünemeyeceğini kabulleniyor. Çünkü bir noktadan sonra anlıyorsun ki karşındaki insanın sana nasıl davrandığı, her zaman senin kim olduğunla ilgili değil; çoğu zaman onun dünyayı nasıl gördüğüyle, kendi içinde ne taşıdığıyla ve insanlarla kurabildiği ilişkinin sınırlarıyla ilgili.
Bazen biri, hiçbir hakkı yokken hayatına dair hadsizce bir yorum yapıyor. Söylediği sözle kalbini kırıyor, sınırlarını aşıyor, kendinde sana akıl verme ya da seni küçümseme hakkı buluyor. Eskiden olsa uzun uzun düşünüyorsun. Neden böyle söylediğini, neyi yanlış yaptığını, kendini nasıl anlatabileceğini sorguluyorsun. Hatta bazen hiç hak etmediğin hâlde kendini açıklama ihtiyacı duyuyorsun. Oysa zamanla fark ediyorsun ki herkesin seni anlamasını sağlamak senin sorumluluğun değil. Herkese kendini anlatmak zorunda değilsin. Hele ki anlamak istemeyen birine kendini anlatmak, insanın kendine yaptığı en büyük haksızlıklardan biri.
Artık bazı insanları hayatlarının kapasitesi kadar değerlendirmeyi öğreniyorsun. Birinin kurduğu cümleye, gösterdiği nezakete, taşıdığı öfkeye bakıp onun dünyasının sınırlarını görüyorsun. Elbette kimsenin iç dünyasını bütünüyle bilemezsin; fakat davranışlarının sana ne hissettirdiğini ve hayatında neye yer açtığını görebilirsin. Kimi insan kendi mutsuzluğunun içinden başkalarının mutluluğuna bakar ve orada bir kusur arar. Kimi, kendi hayatında çözemediği meselelerin huzursuzluğunu başkasının hayatına taşır. Kimi de sahip olmadığı inceliği, karşısındakinden beklerken kendisi göstermeyi aklına bile getirmez.
Böyle zamanlarda insanın öğrendiği en önemli şeylerden biri, her davranışa aynı ağırlıkta karşılık vermemektir. Çünkü her söz cevaplanmayı, her kabalık tartışılmayı, her insan da hayatında bir yer edinmeyi hak etmez. Bazen birini olduğu yerde bırakmak, onunla mücadele etmekten daha büyük bir olgunluktur. Bazen susmak yenilmek değil, kendi huzurunu gereksiz bir savaşın önüne koymaktır. Ve bazen bir insanın kim olduğunu anlamak, onunla daha fazla vakit geçirmek için değil, ondan ne kadar uzak durman gerektiğini fark etmek için yeterlidir.
Fakat insanın asıl değişimi, başkalarını anlamaya çalışmayı bıraktığı yerde değil, kendini anlamaya başladığı yerde oluyor.
Kendini seçmek, insanın hayatında yaşayabileceği en sessiz ama en köklü dönüşümlerden biri. Çünkü kendini seçmek, yalnızca kendini sevmek ya da kendi mutluluğunu önemsemek değildir. Bazen çok sevdiğin birinden uzaklaşmaktır. Bazen sana iyi gelmeyen bir ilişkinin içinde daha fazla kendinden vazgeçmemektir. Bazen birinin kalbini kırmamak uğruna kendi kalbini defalarca kırmayı bırakmaktır. Bazen de bütün duygularına rağmen, içinde kalmak isteyen tarafınla yüzleşip gitmesi gereken tarafına cesaret vermektir.
İnsan sevdiğinde kalmak için pek çok sebep bulur. Güzel anıları hatırlar, birlikte kurulan hayallere tutunur, bir gün her şeyin değişebileceğine inanır. Karşısındaki insanın iyi yanlarını düşünür, yaşanan kırgınlıkların geçici olduğunu söyler kendine. Biraz daha sabrederse, biraz daha anlatsa, biraz daha anlayış gösterse belki her şeyin düzeleceğini düşünür. Çünkü sevgi, insana bazen en ağır yükleri bile taşıyabileceğine inandırır.
Ama bir süre sonra şu soruyla karşılaşırsın: Birini bu kadar çok severken kendinden neden bu kadar uzaklaşıyorsun?
İşte o soru, insanın içindeki bütün dengeleri değiştirir. Çünkü sevginin varlığı, bir şeyin sana iyi geldiği anlamına gelmez. Birini özlemek, onun yanında mutlu olduğun anlamına gelmez. Birinden vazgeçememek, onunla kalman gerektiğini göstermez. Bazen kalbin birine ait hissetmeye devam ederken aklın, ruhun ve bedenin çoktan yorulmuştur. Sen hâlâ onu severken kendini ihmal etmeye başlamışsındır.
Ve insanın kendine dönmesi tam da burada başlar.
Bir gün, aynı şeyleri tekrar tekrar açıklamaktan yorulursun. Anlaşılmak için kendini tüketmekten, sınırlarının ihlal edilmesine alışmaktan, kırıldığın yerde güçlü görünmek zorunda kalmaktan bıkarsın. Bir şeylerin değişmesini beklerken kendinden eksilttiğin parçaları fark edersin. Sonra ilk kez, karşındaki insanın ne hissedeceğinden önce kendine ne olduğunu sorarsın. Onun üzülüp üzülmeyeceğinden önce senin ne kadar yorulduğunu düşünürsün. Herkesi kaybetmemek için gösterdiğin çabanın içinde kendini kaybettiğini anlarsın.
İşte hayır diyebilmenin cesareti burada doğar.
Hayır demek, her zaman öfkeyle kapıyı çarpmak değildir. Bazen sakin bir sesle artık aynı şeyleri kabul etmeyeceğini söylemektir. Bazen bir açıklama daha yapmadan geri çekilmektir. Bazen birinin seni yanlış anlamasına izin vermektir; çünkü kendini doğru anlatmak uğruna huzurundan vazgeçmek istemiyorsundur. Bazen de karşındaki insanın hayatında kalmayı ne kadar istediğini bilerek, kendi hayatında ona eskisi kadar yer vermemeyi seçmektir.
İlk başta suçluluk duyarsın. Kendini bencil sanırsın. Acaba biraz daha sabretmeli miydim, diye düşünürsün. Alıştığın düzenin dışına çıkmak, bildiğin acının içinde kalmaktan bile daha korkutucu gelebilir. Çünkü insan bazen kendisini mutsuz eden şeye değil, o şeyin yokluğunda ne yapacağını bilememeye tutunur. Tanıdığı kırgınlıklar, bilmediği bir huzurdan daha güvenli görünür.
Oysa sınır koymak sevgisizlik değildir. Kendini korumak, bir başkasını cezalandırmak anlamına gelmez. Gitmek de her zaman sevmeyi bırakmak değildir. Bazen yalnızca sevginin tek başına yetmediğini kabul etmektir. Bir ilişkinin, bir dostluğun ya da herhangi bir bağın devam edebilmesi için sevginin yanında saygıya, özen göstermeye, karşılıklı anlayışa ve güvene de ihtiyaç olduğunu bilmektir.
Çünkü insanın hayatında kalmak isteyen herkes, onun hayatına iyi gelmek zorunda olduğunu anlamalıdır. Sevilmek, sınırsızca tahammül edilmek demek değildir. Birinin seni seviyor olması, senin her davranışını kabul etmesini gerektirmediği gibi senin de onun her davranışına katlanmanı gerektirmez. Sevgi, insanın kendisinden vazgeçtiği bir yere dönüştüğünde, orada artık yalnızca sevginin değil, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin de sorgulanması gerekir.
Kendini seçtiğinde dünyadaki bütün insanlar değişmez. Hâlâ kaba sözlerle karşılaşabilir, hâlâ yanlış anlaşılabilir, hâlâ sevdiğin insanlar tarafından hayal kırıklığına uğratılabilirsin. Fakat sen değişirsin. Her sözü kendine yöneltilmiş bir hüküm gibi görmezsin. Herkesin onayını kazanmayı amaçlamazsın. Birinin seni anlamamasını kendi değersizliğinin kanıtı saymazsın. Kendi sınırlarını başkalarının rahatlığına göre belirlemekten vazgeçersin.
Ve belki de en önemlisi, birini hayatından çıkarmanın onu kötü bir insan ilan etmek zorunda olmak anlamına gelmediğini öğrenirsin. Bazen insanlar kötü oldukları için değil, birbirlerine iyi gelemedikleri için ayrılırlar. Bazen bir ilişkinin bitmesi için büyük bir ihanet gerekmez. Sürekli yorulmak, kendini anlatamamak, yanında kendin gibi hissedememek de yeterlidir. Bir şeyin seni tükettiğini kanıtlamak için daha fazla tükenmek zorunda değilsin.
İnsan zamanla şunu anlıyor: Hayat, herkesi memnun etmeye çalışırken kendini ihmal edebileceğin kadar uzun değil. Her kırgınlığı onaracak, her insanı anlayacak, her yanlışın karşısında kendini savunacak kadar da geniş değil. Bazı kapılar kapalı kalmalı, bazı sözler cevapsız bırakılmalı, bazı insanlar ise yalnızca bir dönem hayatında bulunmuş olmalı.
Çünkü büyümek, herkese karşı daha sert olmak değil; kime karşı ne kadar açık olacağını öğrenmektir. Olgunlaşmak, kimseyi umursamamak değil; kimin düşüncesine değer vereceğini seçebilmektir. Güçlü olmak, hiç kırılmamak değil; kırıldığında kendini orada bırakmamaktır.
Ve insan, bir gün gerçekten kendini seçtiğinde, bunun ne kadar farklı bir his olduğunu anlıyor. Başkasının gözünde haklı çıkmak yerine kendi içinde huzurlu olmayı, birini kaybetmemek yerine kendini kaybetmemeyi, sevilmek uğruna sınırlarını silmek yerine olduğu hâliyle var olabilmeyi seçiyor.
Belki de insanın kendine verebileceği en büyük söz budur: Bir daha kimseyi sevmemek değil, birini severken kendinden vazgeçmemek.
Çünkü bazen gitmek, sevgisizliğin değil, kendine duyduğun saygının son hâlidir. Bazen hayır demek, bir başkasına sırtını dönmek değil, nihayet kendine yüzünü dönmektir.
Ve insan, herkesi hayatında tutamayacağını kabullendiğinde değil, herkesi hayatında tutmak zorunda olmadığını anladığında özgürleşir.