İnsan, her yasın bir cenazeyle başlamadığını, büyüdükçe öğreniyor. Bazı kayıpların ardından kimse taziye mesajı göndermiyor, kimse omzuna dokunup başın sağ olsun demiyor. Çünkü kaybettiğin şey bir insan değil; bazen hiç yaşayamadığın bir çocukluk, bazen gerçekleşmeyen bir ihtimal, bazen de bir gün mutlaka olacağına inandığın bir gelecek oluyor.
Büyümek, yalnızca yaş almak değil; bir zamanlar sahip olduğunu sandığın şeylerin aslında hiç var olmadığını fark etmek de oluyor.
Çocukluğum mesela… Yıllarca geriye dönüp baktığımda eksik olduğunu fark etmediğim, ancak yetişkin olduğumda bazı boşlukların nedenini anlamaya başladığım o yıllar. İnsan çocukken elindekinin ne kadarını hak ettiğini, ne kadarından mahrum kaldığını bilemiyor. Sevginin nasıl görünmesi gerektiğini, bir çocuğun neleri duymaya ihtiyaç duyduğunu, hangi yaraların büyüdüğünde kendini başka şekillerde göstereceğini bilmiyor. Sonra bir gün büyüyorsun ve geçmişe bugünkü gözlerinle bakıyorsun. O zaman anlıyorsun; bazı eksiklikleri çocukluğun boyunca taşıdığını, adını koyamadığın duyguların aslında bir şeylerin yokluğundan kaynaklandığını.
Bir de insanları kaybetmeden kaybetmek var. Potansiyelleriyle tanıdığın insanları, gerçeklikleriyle kabullenmek zorunda kalmak… Onların kim olabileceklerine, sana nasıl davranabileceklerine, bir gün nasıl birine dönüşebileceklerine inanıyorsun. Belki biraz daha zaman geçerse, belki seni daha iyi tanırlarsa, belki sen kendini daha doğru anlatabilirsen her şey değişecek sanıyorsun. Oysa bazı insanlar, senin içindeki ihtimallerde yaşadıkları kadar güzel değiller. Bir noktadan sonra karşındaki insanın kim olabileceğini düşünmeyi bırakıp kim olduğunu kabul etmen gerekiyor. Ve bazen kabullenmek, vazgeçmenin en sessiz biçimi oluyor.
Hala hayatta olan ama seni hiçbir zaman ihtiyaç duyduğun gibi sevemeyen insanlar da var. Onları kaybetmiş sayılmıyorsun çünkü hayatındalar. Seslerini duyabiliyor, yüzlerini görebiliyor, aynı masada oturabiliyorsun. Fakat insanın yanında olan biriyle arasında bu kadar mesafe olabileceğini anlaması kolay değil. Birinin seni sevdiğini bilmekle, o sevginin içinde kendini güvende hissetmek aynı şey değil. Bazen sevildiğini duymak yetmiyor; anlaşılmaya, görülmeye, incindiğinde önemsenmeye ihtiyaç duyuyorsun. Ve bazı insanlardan, ne kadar beklersen bekle, bunu alamıyorsun. En zor tarafıysa onlardan vazgeçerken sevginden değil, bir gün değişeceklerine dair umudundan vazgeçmek oluyor.
Sonra, yıllarca kendine yük ettiğin özürler geliyor aklına. Seni o noktaya getirenlerin yaptıkları için hiç özür dilemediği, ama senin verdiğin tepki yüzünden kendini suçlu hissettiğin anlar… Seni kıranların davranışlarını anlamaya çalışırken kendi kırgınlığını açıklamak zorunda kalışın. Haklı olup olmadığını sorgularken neden o kadar incindiğini bile unutman. Belki de en çok burada yoruluyor insan: Kendisine yapılanı anlamlandırmaya çalışırken, kendi tepkisini savunmakla zaman kaybettiğinde.
Oysa bazen bir tepki, uzun zamandır birikenlerin yalnızca son halkasıdır. İnsan her zaman en doğru kelimeleri seçemeyebilir, her zaman sakin kalamayabilir. Elbette herkes kendi davranışından sorumludur. Ama birinin seni incitmiş olmasıyla senin incinmene verdiğin tepki aynı şey değildir. Yine de kaç kez kendi sesini yükselttiğin için özür diledin de o sesi yükseltmene neden olanları hiç konuşamadın? Kaç kez ortamın huzuru bozulmasın diye kendi içindeki huzursuzluğu görmezden geldin? Kaç kez bir başkasını kaybetmemek uğruna kendinden bir şeyler eksilttin?
Bir de ömür boyu süreceğini sandığın arkadaşlıklar var. Bir zamanlar geleceğini düşünürken yanında hayal ettiğin, yıllar sonra bile birbirinizin hayatında olacağınıza inandığın insanlar… Birlikte yaşlanacağınızı, değişseniz bile birbirinizi tanımaya devam edeceğinizi düşündüklerin. Sonra bir şeyler oluyor. Bazen büyük bir kavga bile yaşanmıyor. Hayatlar değişiyor, yollar ayrılıyor, söylenmeyenler birikiyor. Bir gün, eskiden her şeyini anlattığın insana artık anlatacak hiçbir şeyinin kalmadığını fark ediyorsun. Ve o arkadaşlığın bitişi için bir tarih bile belirleyemiyorsun.
İnsan, bir zamanlar hayatının doğal bir parçası olan birinin artık yalnızca anılarında yer almasına da yas tutuyor. Üstelik bazen o kişiyi değil, onun yanındayken olduğun kişiyi özlüyorsun. Birlikte kurduğunuz dünyayı, kendiliğinden gelişen sohbetleri, hiçbir şeyi açıklamak zorunda olmadığın o günleri… Geçmişi geri getiremeyeceğini biliyorsun ama bazı anıların içinde biraz daha kalmak istiyorsun.
Ve hayatın başka türlü yaşanabileceği ihtimali…
Kabul etmediğin o iş, cesaret edemediğin o adım, hazır olmadığın için geri çevirdiğin o fırsat. Bugün başka bir hayatın içinde olabileceğini düşündüğün bütün o ihtimaller. Bazen bir kararın üzerinden yıllar geçiyor ama zihnin hâlâ o günün kapısında bekliyor. Acaba evet deseydim ne olurdu? Orada kalsaydım kim olurdum? Biraz daha cesaret etseydim hayatım nasıl değişirdi?
İnsan, yaşadığı hayata olduğu kadar yaşayamadığı hayatlara da anlam yüklüyor. Hiç gerçekleşmemiş bir ihtimalin bile insanın içinde bu kadar yer kaplaması belki de bundan. Çünkü o ihtimalin içinde yalnızca başka bir iş, başka bir şehir ya da başka bir insan yok. Orada kendinin başka bir hâli var. Belki daha mutlu, belki daha başarılı, belki daha cesur olacağını düşündüğün bir sen…
Fakat bir şeyi unutuyoruz: O günkü kararlarımızı bugünkü bilgimizle değerlendirmek, geçmişteki kendimize haksızlık etmek olabiliyor. O gün bildiklerimiz, hissettiklerimiz ve taşıyabildiklerimizle karar verdik. Bugün farklı bir yerde duruyor olmamız, o gün yanlış yaptığımız anlamına gelmiyor. Belki gerçekten hazır değildik. Belki şartlarımız uygun değildi. Belki de bir şeyi istemekle onun sorumluluğunu üstlenebilecek durumda olmak arasında fark vardı.
Yine de insanın içinde küçük bir ihtimal yaşamaya devam ediyor. Kapanmış bir kapının ardında nasıl bir hayat olduğunu merak ediyor. Bazen bu merak pişmanlığa dönüşüyor, bazen özleme. Bazen de yalnızca sessiz bir kabullenişe…
Bütün bunların ortak bir yanı var: Hiçbiri için bir mezarlığa gitmek zorunda değilsin. Birinin öldüğünü duymuyorsun, siyahlar giymiyorsun, insanlar sana nasıl başa çıkacağını anlatmıyor. Hayat devam ediyor. Sabah kalkıyor, işe gidiyor, insanlarla konuşuyor, gülüyor, yeni planlar yapıyorsun. Dışarıdan bakıldığında kayda değer bir şey olmamış gibi görünüyor.
Ama içinde bir şeyler yer değiştiriyor.
Bir zamanlar sonsuza kadar süreceğine inandığın şeylerin sonlu olduğunu öğreniyorsun. Her fırsatın doğru zamanda karşına çıkmadığını, her sevginin sana iyi gelmediğini, her insanın seninle aynı derinlikte bağ kuramadığını kabul ediyorsun. Bazı soruların cevabını hiçbir zaman alamayacağını, bazı özürlerin hiç gelmeyeceğini, bazı ihtimallerin de yalnızca zihninde yaşayacağını anlıyorsun.
Belki büyümek biraz da bu yasları tutabilmektir. Her kaybın ardından yeniden ayağa kalkmak zorunda hissetmeden, her bitişi bir kazanıma dönüştürmeye çalışmadan, her acıdan bir ders çıkarmak mecburiyetinde olmadan…
Çünkü bazı şeyler yalnızca üzerimizde iz bırakır. Her yaranın bizi güçlendirmesi, her vedanın bizi daha iyi bir yere götürmesi gerekmez. Bazen yalnızca üzülürüz. Bazen bir zamanlar çok istediğimiz bir şeyin artık mümkün olmamasına, bazen hiç sahip olamadığımız bir sevgiye, bazen de geçmişteki kendimize üzülürüz.
Ve belki bir gün, bütün bunları düşünürken içimizdeki sızının eskisi kadar keskin olmadığını fark ederiz. Unuttuğumuz için değil, artık her şeyi değiştirmeye çalışmadığımız için. Geçmişi yeniden yazamayacağımızı, başkalarını istediğimiz kişiye dönüştüremeyeceğimizi, bazı kapıların kapalı kalacağını kabul ettiğimiz için.
Ölümle hiçbir ilgisi olmayan yaslar da vardır. Kimsenin fark etmediği, kimsenin adını koymadığı, hatta bazen kendimize bile itiraf edemediğimiz yaslar…
Hiç yaşanmamış bir çocukluğun, karşılık bulmamış bir sevginin, yarım kalmış bir dostluğun, söylenmemiş sözlerin ve yaşanmamış ihtimallerin yası…
Belki de insanın içinde büyüttüğü en sessiz vedalar bunlardır. Çünkü geride bırakmak zorunda olduğun şey her zaman bir insan değildir. Bazen bir inançtır, bazen bir beklenti, bazen de bir gün mutlaka gerçekleşeceğine inandığın hayattır.
Ve bazı vedalar, kimseye veda ettiğini söylemeden yaşanır.