
Ankara'nın öyle sırları var ki, insan öğrendiğinde hem şaşırıyor hem de bu şehre bir kez daha hayran oluyor.
Cebeci Asri Mezarlığı'nın hikâyesi benim için bunların başında gelir. Yıllardır bildiğim, üzerinde düşündüğüm ve her hatırladığımda aynı heyecanı duyduğum olağanüstü bir mimari tercih var burada.
Cebeci Asri Mezarlığı, bir fil ayağı formunda planlanmıştır!
Üstelik bu biçim, yalnızca kuş bakışı görüldüğünde ortaya çıkan ilginç bir benzerlik olarak anlatılmıyor. Mezarlığın tasarımındaki fil ayağı formunun bilinçli olarak seçildiği, hatta filin parmaklarını andıran bölümün tamamlanması için ilave arazi düzenlemelerine gidildiği aktarılıyor.
Peki, neden fil ayağı?
İşte bu sorunun yanıtı, mimarlıktan çok daha derin bir dünyaya götürüyor bizi.
Filler, hayvanlar âleminde ölülerine karşı gösterdikleri olağanüstü davranışlarla tanınıyor. Ölen sürü üyelerinin bedenlerine dokunuyor, kemiklerini hortumlarıyla inceliyor, kimi zaman daha önce karşılaştıkları kalıntılara yeniden dönüyorlar.
Bilim dünyası bu davranışları hafıza, sosyal bağlılık ve yasla ilişkili olabilecek tepkiler olarak değerlendiriyor. Ölüm karşısında dikkat çekici davranışlar gösteren başka canlılar da var. Ancak fillerin ölülerine ve kemiklerine yönelik ilgisi, doğanın en etkileyici gözlemlerinden biri.
İşte Cebeci Mezarlığı'nın fil ayağı biçiminde tasarlanmasının ardındaki düşünce de bu davranışlarla ilişkilendiriliyor.
Ölülerini unutmayan bir canlının ayağı, insanların ölülerini hatırlayacağı bir mekânın planına dönüşüyor.
Bundan daha çarpıcı bir mimari ironi olabilir mi?
Hikâyenin mimarı, Alman Martin Elsaesser.
1884 yılında doğan Elsaesser, Almanya'da önemli mimarlık çalışmaları gerçekleştirmiş, özellikle Frankfurt'taki modern mimarlık uygulamalarıyla tanınmış bir isim.
1935 yılında Ankara'da yeni bir mezarlık düzenlenmesi için açılan yarışmayı kazanıyor. Ardından Cebeci Asri Mezarlığı'nın tasarımını üstleniyor.
Elsaesser'in tasarladığı şey, yalnızca mezarların yan yana sıralandığı bir alan değil.
Ağaçları, yolları, meydanları ve yeşil dokusuyla bir park mezarlık düşünüyor. Toplumsal hiyerarşiyi reddeden, farklı inançlara yer açan, ölüm karşısında insanların eşitliğini önemseyen bir anlayış geliştiriyor.
Hatta ilk tasarımında Müslümanlar, Hristiyanlar ve Museviler için eşit konumda üç ayrı ibadet mekânı öngörüyor. Projenin bütün ayrıntıları hayata geçirilmese de bu yaklaşım, erken Cumhuriyet Ankara'sının çağdaşlaşma arayışını gösteren önemli örneklerden biri.
Fakat Elsaesser'in Ankara'ya bıraktığı iz, Cebeci Mezarlığı'yla sınırlı değil.
Ulus'taki o görkemli Sümerbank Genel Müdürlük binası da onun eseri.
1937–1938 yıllarında gerçekleştirilen Sümerbank binası, Cumhuriyet'in sanayileşme ve ekonomik bağımsızlık idealinin mimari simgelerinden biri hâline geliyor.
Düşünsenize...
Aynı mimar, Ankara'da bir yandan üretimin, kalkınmanın ve ekonomik geleceğin temsilcisi olan Sümerbank'ı tasarlıyor; diğer yandan ölümün, hatırlamanın ve sonsuzluğun mekânı Cebeci Mezarlığı'nı.
Birinde hayatın üretkenliği, diğerinde hayatın kaçınılmaz sonu...
İkisinde de insanı merkeze alan bir mimarlık düşüncesi.
Cebeci'nin eski planlarında su öğelerine de yer verildiğini biliyoruz. Mezarlığın içinden geçen bir akarsuyun yıllar sonra kapatıldığına ilişkin Ankara'da anlatılan hikâye ise ayrıca araştırılmayı hak ediyor.
Ama benim zihnim hep o fil ayağına dönüyor.
Çünkü burada bir mimarın çizgileriyle, doğanın hafızası arasında kurulan olağanüstü bir ilişki var.
Filin ölülerine gösterdiği ilgi, insanın mezarlık ziyaretlerinde yaşattığı hatırlama geleneğiyle buluşuyor.
Ve insan ister istemez düşünüyor:
Acaba bizler, doğanın ölüm karşısındaki davranışlarından sandığımızdan çok daha fazlasını mı öğrenmeliyiz?
Cebeci Asri Mezarlığı'na her baktığımda beni etkileyen işte bu düşünce.
Bir mezarlığın büyüklüğüyle, orada yatan ünlü insanlarla ya da gösterişli mezar taşlarıyla ilgili değil bu hayranlık.
Bir mimarın, ölümün ardından hatırlamayı böylesine güçlü bir biçimle anlatabilmiş olmasıyla ilgili.
Bugün Ankara'da binlerce insan Cebeci Mezarlığı'na yakınlarını ziyaret etmeye gidiyor. Belki pek azı bu geniş alanın kuş bakışı görünümündeki fil ayağı benzerliğini biliyor.
Oysa bu hikâye, Ankara'nın kent belleğinde çok daha fazla yer bulmayı hak ediyor.
Çünkü bazen bir şehrin en etkileyici hikâyesi, anıtlarında, saraylarında ya da görkemli yapılarında değil; sessizce önünden geçtiğimiz bir mezarlığın planında saklı olabiliyor.
Ve bazen bir filin ayağı, bize insanın hafızası hakkında sayfalar dolusu kitaptan daha fazlasını anlatabiliyor.