Sanat dediğimiz şey, bir üstyapı öğesi olmaktan çok daha fazlası. O; yaşadığımız coğrafyanın iklimiyle, ailede duyduğumuz ilk ninnilerle, gençliğimizde dinlediğimiz müzikle, hatta mahalle arkadaşlarımızın zevkleriyle şekillenen bir yolculuk. Sanat, kendimizi iyi hissettiğimiz dünyanın aynasıdır. Onun için sanatı değerlendirirken yalnızca esere değil, onun beslendiği kaynağa bakmak gerekir.
TARİHTEN GÜNÜMÜZE UZANAN KÖPRÜ
Rönesans’ta Medici ailesi Floransa’yı bir sanat başkentine çevirdiğinde, büyük ressamları ve heykeltıraşları koruyarak onlara bir üretim ortamı sağlıyordu. Bu sayede sanat yalnızca bireysel bir tutku değil, bir toplumsal iddia haline gelmişti.
Doğuda ise İslâm sanatında ikon yasağı yüzünden geometrik desenler, hat sanatı ve minyatür öne çıktı. Minyatür, resme saklı bir nefes gibi gizlice hayat veriyordu. Halife Abdülmecid’in harem ressamı olması bile resmin “yasak” olduğu bir çağda sanatın yine de yolunu bulduğunu gösteriyor.
Uzakdoğu’da bronz işçiliği, kuyumculuk ve dans; Batı’da Aydınlanma’nın rasyonel estetiği, ardından izlenimcilik ve sembolizm… Hepsi insanın kendini ifade etme arzusunun farklı coğrafyalardaki dilleri.
POPÜLERLİK VE SANATÇI TARTIŞMASI
Bugün bir yaz klibiyle, tek bir şarkıyla “sanatçı” unvanı alınabiliyor. Oysa bu, sanatın uzun soluklu yolculuğunun küçük bir ara durağı. Bir dönem “Justin Bieber Fırtınası” esti; milyonlarca insanı sürükledi, sonra bir gün bitti. Popülerlik geldiği hızla gidebiliyor. Sanatın kalıcılığı, beslendiği damara bağlı.
Kenan Evren’in Picasso için “Ben de yaparım” diyebilmesi ve tablolarının milyonlarca liraya alıcı bulması, sanatın yalnızca estetik değil, aynı zamanda güç ve ideolojiyle ilişkili olduğunu gösteriyor. Alıcı buldukça bu eserler yaşıyor; toplumun belleğinde de bir iz bırakıyor.
CUMHURİYET’İN KIVILCIMI
Cumhuriyet’in ilk yıllarında sanat başka bir heyecan taşıyordu. 29 Ekim 1924’te, Cumhuriyet’in daha birinci yıldönümünde ulusal bir sınav açıldı; 22 genç kazanarak Avrupa’ya gönderildi. Atatürk onları “kıvılcım” olarak gönderdi ve “volkan olup dönün” dedi. Bu, bir medeniyet atılımının sanat ayağıydı. Bugün geriye dönüp baktığımda soruyorum: Biz neden bu heyecanın gerisine düşüyoruz? Sanat eğitimi ve sanat kavrayışımız neden ilerledikçe geriliyor?
SANATIN İZİNDE
Sanat biraz başka bir şey… Onu başka kılan şey, nereden beslendiği. Doğru kaynaktan beslendiğinde bir toplumu dönüştürebilir; yanlış kaynaktan beslendiğinde bir mevsimlik tüketime dönüşür.
Sanatın izini sürmek, aslında kendi yolumuzu aramaktır. Hangi melodinin bize ait olduğuna, hangi renklerin bizim ışığımızı taşıdığına karar vermektir. Belki de bugün yeniden o kıvılcımı bulup volkan olmamız gereken yerdeyiz.