Elmadağ, Ankara’nın doğusunda yükselen yalın bir hat; kışın beyaz, yazın suskun, rüzgârıysa her mevsim bir anıyı savurur. Bazen taşına, bazen patikasına, bazen de orada yaşayan insanların diline yüklenen anlam, bir dağdan çok daha fazlasını söyler: bir vaat, bir yemin, bir sığınak, bir hatıra. Ankara’nın hafızasında Elmadağ’ın özel bir yeri vardır — bazı sözler, bazı umutlar burada asılı kalır.
1920’lerin Ankara’sını düşündüğünüzde, beton ve konfor değil; çamur yollar, gece nöbetleri, şaşkın ama kararlı yüzler gelir akla. Meclis yeni kurulmuş, şehirse bir anda büyük bir kaderin bekçisine dönüşmüştü. İşte o günlerin söylemiyle örülen anlatılar, Elmadağ’ı milletin dayanma noktalarından biri hâline getirdi. Halk arasında aktarılan o sert ve sadık imgeler — “burada son kurşunuma kadar kalırım” türünden sözler — belki tarihin resmi tutanaklarında yer almaz; ama kolektif belleğin cesaretini ve direncini iyi temsil eder.
Bu tür rivayetlerin cazibesi, doğruluğundan değil; doğruluğunun yarattığı estetikten gelir. Bir komutanın dudaklarından dökülüp kâğıda düşmemiş bir söz, köylünün, çobanın, meclis memurunun anlattığı bir mısra; daha sonra bir gazete kupürüne, bir okul türküsüne, bir anı defterine sızar. Ankara’da Elmadağ’ı andıklarında insanlar, aslında bir coğrafyaya değil, o coğrafyaya biçilen ahde, sadakate ve vazgeçmeme iradesine selam dururlar.
Benim içimde Elmadağ’la ilgili en sağlam gerçeklik, duygu ve imgedir: sabah sisinde kaybolan yollardan gelen çan sesi, tepeden süzülen karın beyazlığı, rüzgârın omuzlardaki ağırlığı. Bu imgeler, “son kurşunuma kadar” türü sözleri inandırıcı kılar. Çünkü o sözler korkunun değil, umudun; terk etmenin değil, kalmanın sözcükleridir. Bir insanın ya da bir milletin kendini sonuna kadar savunma kararlılığı, resmi belgelerden çok halkın dilinde yaşar.
Elmadağ rivayetleri aynı zamanda bir toplumsal terapi çeşididir. Zor zamanlarda söylenen büyük sözler, kuşatılmış akıllara güç verir. Meclisin soğuğunda, yorgun cephelerin ardından, bir kadın belki torununa “Atatürk burayı bıraktı mı sandın?” derken, sadece geçmişi anlatmaz; geleceğe dair bir güven inşa eder. Bu anlatılar, kolektif cesaretin nesilden nesile aktarıldığı mihenk taşlarıdır.
Peki tarihi gerçeklik nerede durur? Tarihçiler, belgeler ve tutanaklar elbette önemlidir. Sözün birebir kaydı olmadığı anlaşılıyorsa bile, bunun Elmadağ mitosunun değerini azaltmadığını düşünüyorum. Tam tersine: gerçek ile söylence arasındaki bu ince çizgi, Ankara’nın ruhunu görünür kılar. Çünkü bir yerin efsanesi, o yeri sevenler tarafından onaylanıyorsa, orada bir gerçeğin izi vardır — bazen kelimeden daha güçlü bir iz.
Sonuçta Elmadağ’da “son kurşunuma kadar” durmak, belki bir komutanın ağzından dökülmemiştir. Ama o söz, bir halkın, bir kentin, bir dönemin yeminidir. Ve bazen o yemin, tutulan bütün resmî belgelerden daha sağlamdır.