23 Nisan…
Takvimde bir gün değil, bir eşik.
Ama o eşiğin iki yüzü var.
Biri 1920’nin Nisan’ı…
Diğeri 2026’nın.
Ve belki de asıl mesele, bu iki Nisan arasındaki mesafeyi yıl olarak değil, ruh olarak ölçebilmekte.
1920 NİSAN’I: DEVLETSİZ BİR MİLLETİN DEVLET KURDUĞU AN
23 Nisan 1920’de açılan Meclis, bir devletin meclisi değildi.
Tam tersine…
Ortada ne tam anlamıyla bir devlet vardı,
ne düzenli bir ordu,
ne de uluslararası meşruiyet.
Ankara, o günlerde bir başkent değil, bir sığınaktı.
Ama o sığınakta toplanan insanlar, tarihte nadir görülen bir şeyi yaptı:
Yetkiyi yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya kurdular.
Padişah vardı ama etkisizdi.
İstanbul işgal altındaydı.
Emir yoktu, talimat yoktu.
Buna rağmen Meclis açıldı.
Bu, yalnızca bir siyasi hamle değildi.
Bu, bir zihniyet devrimiydi.
Çünkü o gün verilen mesaj şuydu:
“Egemenlik, kimsenin lütfu değildir. Egemenlik, doğrudan doğruya milletindir.”
Bugün bu cümleyi sıradan buluyor olabiliriz.
Ama 1920’nin dünyasında bu, devrimden daha radikal bir iddiaydı.
1923 NİSAN’I: MECLİSİN DEVLETE DÖNÜŞTÜĞÜ EŞİK
1920’de açılan Meclis, üç yıl boyunca sadece yasa yapmadı.
Aynı zamanda savaş yönetti, diplomasi yürüttü, devlet kurdu.
Ve 1923’e gelindiğinde artık tablo değişmişti:
Artık ortada bir ordu vardı.
Bir diplomasi dili vardı.
Bir zafer vardı.
Ama en önemlisi şuydu:
Meclis, kendisini var eden halkın üstüne çıkmadı.
Onun temsilcisi olarak kaldı.
İşte bu yüzden 1923 Nisan’ı, sadece bir zaferin değil,
bir ilkenin kalıcı hale geldiği andır.
2026 NİSAN’I: MECLİS VAR, AMA RUH NEREDE?
Gelelim bugüne…
2026’da ortada güçlü bir devlet var.
Kurumsallaşmış bir yapı var.
Uluslararası tanınırlık var.
Ama şu soruyu sormadan geçmek mümkün mü?
1920’de olmayan ne varsa bugün var.
Peki 1920’de olup da bugün eksilen ne?
İşte ters köşe burada başlıyor.
1920’de Meclis, bir zorunluluktu.
Bugün ise çoğu zaman bir prosedür.
1920’de millet, Meclis’i kurdu.
Bugün ise çoğu zaman Meclis, millet adına konuştuğunu varsayıyor.
1920’de temsil, hayati bir meseleydi.
Bugün temsil, çoğu zaman teknik bir formaliteye indirgenebiliyor.
ASLINDA 23 NİSAN BİR BAYRAM DEĞİL, BİR TESTTİR
23 Nisan’ı sadece bir çocuk bayramı olarak görmek,
belki de bu günün en büyük yanlış okumasıdır.
Çünkü 23 Nisan, her yıl önümüze aynı soruyu koyar:
“Egemenlik gerçekten milletin mi?”
Bu soru 1920’de silahların gölgesinde soruluyordu.
Bugün ise konforun içinde soruluyor.
Ama belki de en tehlikelisi bu:
Konfor, bazen sorgulamayı unutturur.
GERÇEK TERS KÖŞE: 1920 DAHA MI DEMOKRATİKTİ?
İddialı bir cümle olacak ama kaçınılmaz:
Belki de 1920’nin Meclisi, bazı yönleriyle bugünkünden daha “canlı” bir demokrasiydi.
Çünkü o Meclis’te:
Herkes gerçekten söz almak zorundaydı.
Her karar gerçekten tartışılmak zorundaydı.
Her vekil, gerçekten bir sorumluluk taşıyordu.
Bugün ise sistem var, kurallar var…
Ama bazen o zorunluluk hissi yok.
SON SÖZ: 23 NİSAN BİR HATIRLAMA DEĞİL, BİR HESAPLAŞMADIR
23 Nisan, geçmişi anma günü değildir.
Geçmişle yüzleşme günüdür.
1920’de bir millet, imkânsızlık içinde kendi kaderini eline aldı.
2026’da ise aynı milletin, o kader üzerindeki etkisini ne kadar koruyabildiği sorusu ortada duruyor.
Ve belki de en çarpıcı gerçek şu:
23 Nisan 1920 bir başlangıçtı.
Ama 23 Nisan 2026, o başlangıcın hâlâ sürüp sürmediğinin cevabıdır.