
Ankara'nın ilçelerini gezen bir yolcu düşünün.
Üstelik sıradan bir yolcu değil.
Osmanlı dünyasının en büyük gezgini.
Evliya Çelebi.
Bugün aradan yaklaşık dört yüz yıl geçti. Fakat onun Seyahatnâme'de bıraktığı satırlar sayesinde hâlâ şu soruyu sorabiliyoruz:
Evliya Çelebi Beypazarı'nda ne gördü?
Ve daha önemlisi…
Biz bugün onun gördüğü Beypazarı'nın ne kadarını görebiliyoruz?
Evliya Çelebi'nin Beypazarı kaydı, Ankara ilçeleri içinde özel bir yere sahiptir. Çünkü burada yalnızca bir kasabadan söz etmez. Bir pazar şehrinden, bir ticaret durağından, bir üretim merkezinden, bir ilim çevresinden ve güçlü bir yerel hayattan söz eder.
Beypazarı onun satırlarında yalnızca güzel bir Anadolu kasabası değildir.
Canlıdır.
Kalabalıktır.
Üretkendir.
Yoldan geçenleri ağırlayan, pazarıyla çevre köyleri kendine çeken, sof ticaretiyle zenginleşen bir Osmanlı yerleşimidir.
Evliya Çelebi'nin anlattığı Beypazarı'nı anlamak için önce şu gerçeği görmek gerekir:
Bu şehir Osmanlı ile başlamaz.
Evliya'nın gördüğü şehir, binlerce yıllık bir hafızanın üzerine kurulmuştur.
Bu topraklarda Friglerin izleri vardır.
Galatların izleri vardır.
Roma'nın izleri vardır.
Bizans'ın izleri vardır.
Ardından Selçuklular gelir.
Sonra Osmanlılar...
Anadolu'nun en önemli geçiş yollarından biri üzerinde bulunan Beypazarı, yüzyıllar boyunca farklı medeniyetlerin iz bıraktığı bir yerleşim olmuştur.
Bu nedenle Evliya Çelebi'nin anlattığı Beypazarı'nı yalnızca 17. yüzyılın bir Osmanlı kasabası olarak görmek eksik olur.
Onun gördüğü şehir, binlerce yıllık bir tarihsel belleğin son halkalarından biridir.
Evliya'nın anlatımına göre Beypazarı'nın yirmi mahallesi vardır.
Kırk bir mihraptan söz eder.
Üç binin üzerinde iki katlı ev bulunduğunu yazar.
Yetmiş çocuk mektebi olduğunu belirtir.
Medreselerden, darülhadislerden ve darülkurralardan bahseder.
Yedi han...
Altı yüz dükkân...
Hamamlar...
Ve haftada bir kurulan büyük pazar...
Bütün bunlar bize 17. yüzyıldaki Beypazarı'nın küçük bir kasaba değil, canlı bir bölgesel merkez olduğunu gösterir.
Evliya'nın en dikkat çekici gözlemlerinden biri ekonomi üzerinedir.
Beypazarı'nın Ankara'nın meşhur sof üretimiyle bağlantısını anlatır.
Tiftik keçisinden elde edilen ürünlerin ticaretini kaydeder.
Her yıl büyük miktarda sof ipliğinin satıldığını yazar.
Bugün Ankara'nın bürokratik kimliğini düşününce, Evliya'nın Ankara coğrafyasında en çok ticaret, üretim ve pazar hayatını öne çıkarması dikkat çekicidir.
Beypazarı'nın bağlarını ve bahçelerini de över.
Özellikle kavunlarından söz eder.
Bu kavunların misk ve amber gibi koktuğunu anlatır.
İçlerinden yapılan zerdeden bahseder.
Armutlarını över.
Bazılarının İstanbul'a hediye olarak gönderildiğini kaydeder.
Pirinçten söz eder.
Yağlı arpasından söz eder.
Kısacası Evliya'nın Beypazarı'nda havuç yoktur.
Ama kavun vardır.
Armut vardır.
Bağ vardır.
Bahçe vardır.
Ve üretim vardır.
Beypazarı'nın hafızasında yalnızca tüccarlar ve kervanlar da yoktur.
Türk tarihinin kuruluş dönemine ilişkin güçlü hatıralar da vardır.
İlçe sınırları içindeki Kırka Köyü, bugünkü adıyla Hırkatepe, bunlardan biridir.
Yerel gelenek ve bölgede kuşaktan kuşağa aktarılan güçlü kabul, Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazi'nin dedesi, Ertuğrul Gazi'nin babası Gündüz Alp'in kırk alpereniyle birlikte burada medfun bulunduğunu söyler.
Bugün Hırkatepe'deki türbe ve mezarlık alanı bu hafızayı yaşatmaya devam etmektedir.
Bu yönüyle Beypazarı yalnızca Ankara tarihinin değil, Osmanlı'nın kuruluş hikâyesinin de önemli duraklarından biri olarak görülür.
Evliya Çelebi'nin Beypazarı kaydındaki en insani ayrıntılardan biri ise kişiseldir.
Üç gün kaldığı Beypazarı'nda İstanbul'dan gelen mektuplarla babası Derviş Mehmed Zıllî'nin vefat haberini alır.
Bu haber onu derinden sarsar.
Paşadan izin ister.
Yol hazırlıklarını tamamlar.
Ve Beypazarı'ndan İstanbul'a doğru yola çıkar.
Bu nedenle Beypazarı, Evliya Çelebi'nin hayatında yalnızca bir konaklama noktası değildir.
Bir dönüm noktasıdır.
Bir acı haberin alındığı yerdir.
Belki de Beypazarı'nın asıl sırrı tam olarak burada gizlidir.
Bir yanında Frigler...
Bir yanında Galatlar...
Roma...
Bizans...
Selçuklu...
Osmanlı...
Ve bütün bu katmanların arasında dolaşan bir seyyah:
Evliya Çelebi.
Dört yüz yıl önce Beypazarı'na geldiğinde gördüğü şey yalnızca evler, çarşılar ve hanlar değildi.
O, farkında olmadan binlerce yıllık bir Anadolu hikâyesinin içinden geçiyordu.
Bugün Beypazarı sokaklarında yürürken görünen şey de yalnızca tarihî konaklar değildir.
O konakların arkasında pazarın uğultusu vardır.
Hanların kapısından giren yolcular vardır.
Mektepten çıkan çocuklar vardır.
Sof giyen esnaf vardır.
Kavun kokusu vardır.
Derenin sesi vardır.
Kervanların ayak izleri vardır.
Ve dört yüz yıl öncesinden bugüne ulaşan bir seyyahın bakışı vardır.
Evliya Çelebi Beypazarı'ndan geçti.
Ama Beypazarı da Evliya'nın satırlarından geçerek bugüne kaldı.
Gizlenenin peşindeysek, bu izleri aramak zorundayız.
Çünkü bazı şehirler haritada durdukları yerde değil, onları görenlerin hafızasında yaşar.
Beypazarı da o şehirlerden biridir.