
Bazı şehirler inşa edilerek büyür.
Bazıları ise önce yıkılır.
Ankara'nın Cumhuriyet hikâyesi çoğu zaman yeni binaların, geniş bulvarların, meydanların ve kamu yapılarının hikâyesi olarak anlatılır. Oysa başkentin kuruluşunda başka bir hikâye daha vardır: Sessizce ortadan kaldırılan bir şehrin hikâyesi.
Bugün Ulus'tan Sıhhiye'ye, Kızılay'dan Tandoğan'a uzanan hatta yürüyenler, bir zamanlar burada hangi evlerin, hangi bağların, hangi mezarlıkların ve hangi sokakların bulunduğunu çoğu zaman bilmez.
Cumhuriyet Ankara'yı kurarken sadece yeni bir şehir inşa etmedi.
Aynı zamanda eski Ankara'nın önemli bir bölümünü de tarihin gerisine itti.
BAŞKENT OLDUĞUNDA ORTADA BÜYÜK BİR ŞEHİR YOKTU
13 Ekim 1923'te Ankara başkent ilan edildiğinde nüfus yaklaşık 30 bin civarındaydı.
Şehir esas olarak Kale çevresine, Atpazarı'na, Samanpazarı'na, Hamamönü'ne, Hacettepe'ye ve Bentderesi yamaçlarına yayılıyordu.
Bugünkü Kızılay'ın bulunduğu bölge ise büyük ölçüde boş araziydi.
Çayırlıklar, tarlalar, bağlar ve mezarlıklarla kaplıydı.
Devlet daireleri gelecek, elçilikler açılacak, binlerce memur yerleşecekti.
Fakat ortada buna uygun bir şehir yoktu.
Yeni başkent için yer açılması gerekiyordu.
İLK KURBAN: BAĞLAR VE TARLALAR
Ankara'nın çevresi yüzyıllar boyunca bağlarıyla ünlüydü.
Bugün Kavaklıdere, Ayrancı, Dikmen, Etlik ve Keçiören olarak bildiğimiz bölgelerin önemli bölümü üzüm bağlarıyla kaplıydı.
Ankara'nın ekonomik hayatında önemli yer tutan bu bağlar, imar faaliyetlerinin ilk kurbanlarından biri oldu.
Yeni yollar açıldı.
Parsellemeler yapıldı.
Kamulaştırmalar başladı.
Bir zamanlar bağ bozumu yapılan alanlar kısa süre içinde yapı adalarına dönüştü.
Bugün semt adı olarak yaşayan Kavaklıdere, aslında kaybolmuş bir bağ kültürünün son hatıralarından biridir.
MEZARLIKLAR ŞEHRİN ÖNÜNDEN ÇEKİLDİ
Cumhuriyet yönetimi modern başkent görüntüsü oluşturmak istiyordu.
Bu nedenle şehir merkezinde kalan eski mezarlıkların büyük bölümü kaldırıldı.
Ulus çevresindeki, Hacettepe'deki ve yeni gelişme bölgelerindeki mezarlıklar zamanla taşındı.
Binlerce mezar başka alanlara nakledildi.
Bazıları ise kayıt altına bile alınmadan kayboldu.
Bugün üniversite binalarının, yolların ve meydanların bulunduğu bazı alanlarda bir zamanlar mezar taşları yükseliyordu.
Şehir büyüdü.
Ölüler geri çekildi.
ESKİ MAHALLELERİN KADERİ
Ankara'nın geleneksel mahalle dokusu dar sokaklar, çıkmazlar ve avlulu evlerden oluşuyordu.
Planlamacılar için bunlar "çağdaş şehir" anlayışına uygun değildi.
Özellikle Alman şehir plancısı Hermann Jansen tarafından hazırlanan plan sonrasında yeni bir şehir mantığı benimsendi.
Geniş bulvarlar.
Düz akslar.
Kamu yapıları.
Yeşil kuşaklar.
Modern konut bölgeleri.
Bu hedefler doğrultusunda bazı mahalleler zaman içinde parçalandı, bazıları ise bütünüyle dönüştü.
Eski Ankara'nın organik dokusu ile yeni Ankara'nın cetvelle çizilmiş düzeni karşı karşıya geldi.
Kazanan yeni şehir oldu.
BAŞKENTİN GÖLGESİNDE KALANLAR
Yeni Ankara yükselirken eski Ankara'nın sakinleri her zaman kazanan tarafta değildi.
Kamulaştırmalar nedeniyle evini kaybedenler oldu.
Yeni konut bölgelerine taşınamayanlar oldu.
Kent merkezinden dışlanan yoksul kesimler zamanla Altındağ yamaçlarına, Bentderesi çevresine ve ilerleyen yıllarda Çinçin'e doğru çekildi.
Cumhuriyet'in modern başkenti yükselirken, geleceğin gecekondu bölgelerinin temelleri de atılıyordu.
Bir başka ifadeyle yeni Ankara'nın başarısı ile eski Ankara'nın tasfiyesi aynı sürecin iki yüzüydü.
BUGÜN GÖRDÜĞÜMÜZ ŞEHRİN ALTINDA BAŞKA BİR ŞEHİR VAR
Bugün Anafartalar Caddesi'nde yürürken, Hacettepe'nin yamaçlarına bakarken ya da Kızılay Meydanı'ndan geçerken gördüğümüz Ankara aslında ikinci Ankara'dır.
Birincisi büyük ölçüde görünmez hâle gelmiştir.
Bağları yoktur.
Eski mezarlıklarının çoğu yoktur.
Birçok mahallesi yoktur.
Bazı sokakları yalnızca haritalarda yaşamaktadır.
Ama tamamen kaybolmuş da değildir.
Semt isimlerinde, eski fotoğraflarda, tapu kayıtlarında ve yaşlı Ankaralıların hafızalarında yaşamaya devam eder.
Belki de Ankara'nın gerçek hikâyesi tam burada başlar.
Yeni başkentin nasıl kurulduğunu anlamak için yalnızca yapılanlara değil, ortadan kaldırılanlara da bakmak gerekir.
Çünkü bazen bir şehri anlatan şey, ayakta kalan binalar değil, artık görünmeyen izlerdir.