Kibele'den Önce Kim Vardı?
Anadolu'nun en büyük sırrı belki de krallarında değil, tanrıçalarında saklıdır.
Bu topraklardan sayısız uygarlık geçti. Hititler, Frigler, Lidyalılar, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular ve Osmanlılar…
Diller değişti.
İnançlar değişti.
Sınırlar değişti.
Ama garip bir şekilde bir şey hep kaldı:
Ana.
Bugün tarih kitaplarında en çok Kibele adıyla bilinen bu figür, aslında Anadolu'nun çok daha eski hafızasının son derece görünür hale gelmiş bir yüzüdür.
Peki Kibele'den önce kim vardı?
İşte bu soru bizi yalnızca Friglere değil, yazının henüz bulunmadığı çağlara kadar götürüyor.
Yaklaşık dokuz bin yıl önce Anadolu insanı toprağa bakıyordu.
Toprağa attığı tohum gözden kayboluyor, sonra yeniden ortaya çıkıyordu.
Kadın yeni bir hayat dünyaya getiriyordu.
İnsan zihni bu iki büyük mucize arasında bir bağ kurdu.
Toprak da doğuruyordu.
Kadın da doğuruyordu.
Belki de bu yüzden ilk kutsal güç gökyüzünde değil, yeryüzünde arandı.
İlk büyük ilahi figür, elinde silah taşıyan bir erkek değil; yaşamı üreten bir kadın oldu.
Konya yakınlarındaki Çatalhöyük'te bulunan kadın figürleri bu düşüncenin en eski izleri arasında yer alıyor.
İki yanında yırtıcı hayvanlarla oturan iri yapılı kadın heykelciği, yıllardır araştırmacıların zihnini meşgul ediyor.
Gerçekten bir tanrıçayı mı temsil ediyor?
Yoksa doğurganlığı, bereketi ve yaşamı mı simgeliyor?
Kesin olarak bilmiyoruz.
Fakat bildiğimiz şey şu:
Anadolu'nun en eski sembollerinden biri kadın figürüdür.
Daha sonra sahneye Hattiler çıktı.
Onları Hititler izledi.
Anadolu'nun yerli inançları yeni gelen kavimlerin dinlerine karıştı.
Tanrıların isimleri değişti.
Efsaneler yeniden yazıldı.
Ama büyük kadın figürü kaybolmadı.
Tam tersine yeni biçimler aldı.
Hititlerin Arinna Güneş Tanrıçası da, Geç Hitit döneminin Kubaba'sı da, Friglerin Kibele'si de aynı kültürel hafızanın farklı yüzleri gibi görünmektedir.
Özellikle Kubaba adı dikkat çekicidir.
Bazı araştırmacılar Kubaba ile Kibele arasında tarihsel bir bağ olabileceğini düşünür.
Kesin kanıt yoktur.
Fakat Anadolu'nun kadın merkezli kutsal geleneğinin binlerce yıl boyunca farklı isimlerle yaşadığı açıktır.
Kibele işte bu uzun hikâyenin en güçlü kahramanlarından biridir.
Ancak onu yalnızca doğurganlık tanrıçası olarak görmek büyük bir eksiklik olur.
Kibele aynı zamanda dağların hanımıdır.
Vahşi hayvanların koruyucusudur.
Bereketin kaynağıdır.
Doğanın kendisidir.
Bu yüzden Frigler ona saraylar değil, kayalar oydu.
Anadolu'nun ortasında yükselen dev kaya anıtları aslında bir tanrıçadan çok daha fazlasını anlatır.
Onlar toprağın kutsallığını anlatır.
Ve burada ilginç bir gerçek karşımıza çıkar.
Anadolu'ya gelen uygarlıkların büyük bölümü erkek egemen siyasi yapılar kurdu.
Krallar vardı.
Komutanlar vardı.
İmparatorlar vardı.
Ama halkın hafızasında yaşayan en güçlü kutsal figürlerden biri yine kadın oldu.
Belki de bunun nedeni Anadolu insanının toprağı hiçbir zaman cansız bir madde olarak görmemesiydi.
Toprak yaşayan bir varlıktı.
Besleyen, büyüten ve yeniden doğuran bir anneydi.
Bu yüzden Ana Tanrıça yalnızca bir din meselesi değildir.
Aynı zamanda bir dünya görüşüdür.
Kibele'nin gerçek önemi de burada yatmaktadır.
Çünkü o bir başlangıç değildir.
Kendisinden önce gelen binlerce yıllık bir düşüncenin taşıyıcısıdır.
Onun arkasında isimleri unutulmuş yüzlerce tanrıça vardır.
Heykelleri kırılmıştır.
Tapınakları yıkılmıştır.
Dilleri kaybolmuştur.
Ama fikirleri yaşamaya devam etmiştir.
Belki de bu yüzden bugün bile "ana toprak" deriz.
Bereketi kadınla özdeşleştiririz.
Toprağı canlı bir varlık gibi düşünürüz.
Binlerce yıl önceki inançların izleri, farkında olmadan kullandığımız kelimelerin içinde yaşamayı sürdürür.
Ve belki de bu nedenle asıl soru hâlâ cevaplanmış değildir:
Kibele'den önce kim vardı?
Belki de tek bir isim yoktu.
Belki de Anadolu'nun hiç ölmemiş hafızası vardı.
Ve o hafıza, binlerce yıldır farklı isimlerle yaşamaya devam ediyor.