Bir şehri gerçekten tanımak için, orada doğmak da gerekmez, orada uzun uzun kalmak da. Bazen bir yolcu gelir, şöyle bir uğrar, bakar, dinler, koklar ve sonra yoluna devam eder. Ama arkasında öyle birkaç satır bırakır ki, o satırlar o şehrin hafızasına yapışır kalır. İşte Evliya Çelebi ve Ankara meselesi tam da böyledir.

Ankara’nın binlerce yıllık tarihi var elbette. Kalesi, taşları, yolları, keçileri… Ama bütün bu uzun hikâyenin bir köşesinde, Evliya Çelebi'nin anlattıkları öyle bir yer eder ki, bazen Ankara’yı onun gözünden okumak, şehrin asıl ruhunu yakalamak gibidir.

Çelebi, 17. yüzyılın tozlu Anadolu yollarında ilerlerken Ankara’ya da uğrar. Elinde kalemi, dilinde bitmek bilmeyen bir anlatma arzusu… Ankara’ya bakar ve önce keçisini görür. O meşhur Angora keçisi. Bugün belki adı pek dillendirilmez ama vaktiyle Avrupa’nın şatafatlı salonlarında bu keçinin tiftiğinden yapılmış kumaşlarla böbürlenirdi insanlar. Bir Anadolu şehrinin, sessiz sakin keçisinin, nasıl dünyanın öbür ucuna adını taşıdığına bakar insan hayretle.

Sonra kaleye çıkar Evliya Çelebi. Yüzyıllardır ayakta kalan o taşların arasından şehri süzer. Bugün kale hâlâ orada durur; ama muhtemelen Çelebi'nin gördüğü manzara ile bugünkü arasında derin uçurumlar vardır. O zamanlar bağlar, bahçeler, açık ufuklar… Şimdi betonun, telaşın, kalabalığın ortasında sıkışmış bir hatıra gibi.

Evliya Çelebi, sadece gördüğünü anlatmaz aslında. Şehrin kulağına eğilip, ona dair anlatılanları da fısıldar bize. Eski isimler, eski efsaneler… “Engürü” der, “Ankara” der… Kimi zaman doğru, kimi zaman uydurma, ama hep içten, hep o gezgin merakıyla…

Ne garip değil mi? Ankara’yı başkent yapan tarihçiler, mimarlar, devlet adamları da oldu. Ama bazen bir şehre en güzel aynayı, yoldan geçen bir seyyah tutuyor. Çünkü o, orada yaşamıyor; alışkanlıkları, sıradanlığı yok. Gözleri yeni, kulağı açık, dili geveze.

Bugün Ankara sokaklarında dolaşırken, Evliya Çelebi’nin izini aramak belki zor. Ama bir keçi tüyünün yumuşaklığında, kale burcunun gölgesinde, misket üzümünün tadında onun sesi hâlâ fısıldıyor olabilir.

Yeter ki biz, bu eski yolcunun bıraktığı cümlelere kulak verelim.

İyi bayramlar diliyorum.