Futbolun Amerika’da neden bir türlü o büyük patlamayı yaşayamadığını yıllardır tartışıyoruz. Spor kültürü bu kadar zengin, medya bu kadar güçlü, üniversite ligleri bu kadar örgütlü bir ülkede, dünyanın en yaygın oyunu neden kıyıda köşede kalıyor? Bu soruya verilen cevaplar çoğunlukla yüzeysel: “Zaten Amerikan futbolu var”, “MLS geç kuruldu”, “futbolun temposu düşük” vs.

Benim kanaatim daha başka bir yerden geliyor. Bence mesele, futbolun 90 dakika sonunda beraberlikle bitebilmesi. Evet, Amerikalı seyirci için bu, neredeyse sporun ruhuna hakaret gibi bir şey.

Çünkü Amerika kıtası, özellikle de ABD toplumu, sonucu olmayan hiçbir hikâyeyi sevmiyor. Orada her anlatının bir kazananı olmalı. Her gösterinin sonunda sahneden birinin alkışı hak ederek ayrılması gerekiyor. Spor, eğlenceden çok bir zafer gösterisine, bir hüküm törenine dönüşmüş durumda. O yüzden basketbol da, Amerikan futbolu da, beyzbol da hep bir kazananla biter. Uzatma olur, seri penaltı olur, “sudden death” olur ama mutlaka biri kazanır. Bir oyun kazanılmadıysa, neden oynanmıştır ki? diye sorar Amerikalı.

İşte futbol, tam da bu noktada Amerikalıya ters düşüyor. 0-0’lık bir maçın ardından oyuncuların birbirini alkışlayarak sahadan ayrılması, ya da 1-1 biten bir karşılaşmada kimsenin şampiyon olmaması, kültürel olarak kabul edilemez bir eksiklik gibi algılanıyor. Oysa Avrupa’da, Güney Amerika’da, Afrika’da bu tür skorlar oyunun ruhuna dahildir. Savunma savaşı, taktik mücadele, orta saha hâkimiyeti gibi kavramlarla anlam kazanır. Ama Amerikalı için bu, sonuçsuz bir tartışma gibidir. Sanki bir mahkeme kurulmuş ama karar çıkmamış gibi.

İşin derinine indiğimizde bu, aslında bir medeniyet kodu. ABD kültürü kazanana tapar. Öyle ki, seçim sistemleri bile çoğu zaman “kazanan hepsini alır” mantığına göre işler. Ya varsındır ya yoksun. Ya kazandın ya kaybettin. Bu ikili yapı, spordan dış politikaya kadar uzanır. O yüzden de futbolun muğlak yapısı, gri sonuçları, “şimdilik bu kadar” deyişleri, bu topraklarda bir türlü alıcı bulamaz.

Buna karşılık Avrupa, Orta Doğu ya da Uzak Doğu gibi kadim bölgeler ise sürece tahammüllüdür. Orada hikâye önemlidir, yolculuk önemlidir, sonuca ulaşmak bazen uzun yıllar sürebilir. Rus edebiyatını ya da Çin strateji kitaplarını düşünün: Sonuç gecikebilir ama süreç kutsaldır. İşte futbol da böyle bir oyun. 90 dakikayı yaşarsın, belki sonuç olmaz, ama o anlar unutulmaz. Amerikalı ise sadece sonuca bakar. Kim kazandı?

Bu yüzden diyorum ki:

Beraberlikten nefretlenen kıta, futbolu hükümden düşürmüştür.

Son yıllarda MLS’in büyümesi, göçmen nüfusun artması, kadın futbolunun gelişmesi elbette umut verici. Ancak hâlâ, Amerikan stadyumlarında bir 0-0 maçın sonunda tribünlerin alkışladığına nadiren tanık oluruz. Çünkü futbol, bu kıtada hâlâ tam olarak hüküm giymedi.