Ankara’nın bazı isimleri vardır;

haritadan silinmiş olsalar bile hafızadan silinmezler.

Çünkü o isimler yalnızca bir yapıyı değil, bir karakteri anlatır.

Allem Kallem Hanı da işte tam böyle bir isimdir.

Bugün yok.

Duvarı yok, kapısı yok, avlusu yok.

Ama adı hâlâ duruyor.

Ve o ad, Ankara’nın eski ticaret ruhunu tek başına anlatmaya yetiyor.

Allem Kallem Hanı, Samanpazarı ile Koyunpazarı arasında, bugün Ulucanlar Caddesi ile Koyunpazarı Meydanı’nın kesiştiği noktada yer alıyordu.

Ağazade Hanı’nın hemen güneyinde…

1827 tarihli Şer’iye sicillerinde adı geçer.

Bu da onun en azından 19. yüzyılın başlarında aktif olduğunu gösterir.

Muhtemelen daha da eskidir.

Ankara’nın o yıllardaki kalbi işte bu bölgedeydi:

hanlar, arastalar, dar sokaklar, hayvan sesleri, pazarlıklar…

Ve sonra bir gün, diğer pek çok yapı gibi o da ortadan kalktı.

1930’lu yıllarda yıkıldı.

Yerine yeni bir şehir kuruldu.

Ama yeni şehir, eski isimleri pek sevmez.

Onları ya düzeltir ya da unutur.

Allem Kallem Hanı ise unutulmadı.

Çünkü adı fazla “dürüsttü.”

“Allem kallem etmek…”

Bugün bile kullanılan bir deyim.

Dolambaçlı iş yapmak, işi kıvırmak, kurnazlık katmak demek.

Şimdi düşünelim:

Bir hana bu isim neden verilir?

Bu, rastgele bir ad değildir.

Bu, bir gözlemdir.

Osmanlı Ankara’sında han isimleri genellikle ciddidir:

meslek adı, vakıf adı, kurucunun adı…

Ama burada başka bir şey var.

Bir ironi var.

Bir gülümseme var.

Ve belki de en önemlisi:

bir kabulleniş var.

Kayıtlarda geçen bir isim dikkat çekiyor:

“Allem Kallem lakaplı Mehmed Beşe…”

Osmanlı’da lakaplar kimliğin bir parçasıdır.

Bazen resmî isimden daha gerçektir.

“Topal”, “Kara”, “Deli” nasıl bir karakter anlatıyorsa,

“Allem Kallem” de bir karakter anlatır.

Bu durumda hanın adı,

aslında bir insanın adı değil,

bir tavrın adı oluyor.

İş bitiren, yolu bulan, pazarlığı bilen bir adam…

Ve onun hanı.

Bu hanın bulunduğu yer tesadüf değildir.

Koyunpazarı…

Canlı hayvan ticaretinin kalbi.

Bağırışların, pazarlıkların, el sıkışmaların, geri çekilmelerin, yeniden yaklaşmaların olduğu yer.

Orada ticaret düz değildir.

Orada ticaret “allem kallem”dir.

Fiyat önce yükselir, sonra düşer.

Söz verilir, geri alınır, yeniden kurulur.

Bir bakarsın anlaşma bitmiş,

bir bakarsın yeniden başlamış.

Yani bu hanın adı,

sadece bir kişinin lakabı değil,

bir bölgenin ruhudur.

İşin en çarpıcı yanı şu olabilir:

Eğer bu han bir vakıf hanıysa,

yani gelirleri hayır işlerine gidiyorsa…

Ortada ince bir çelişki doğar:

Kurnazlıkla dönen ticaret

hayra dönüşür.

Bu, eski Ankara’nın ahlakıdır.

Serttir, gerçekçidir ama ikiyüzlü değildir.

İş döner, pazarlık yapılır,

ama sonunda bir yere bağlanır.

Bugün o handan geriye hiçbir taş kalmadı.

Ama bir isim kaldı.

Ve o isim şunu söylüyor:

Ankara yalnızca düz, ciddi, memur bir şehir değildi.

Ankara aynı zamanda gülen, kıvıran, iş bilen bir şehirdi.

Allem Kallem Hanı,

o şehrin en açık sözlü yapısıydı.

Çünkü kimseye kendini olduğundan farklı göstermiyordu.

Bazı yapılar mimarisiyle hatırlanır.

Bazıları işleviyle.

Ama bazıları vardır ki,

sadece adıyla bir dönemi anlatır.

Allem Kallem Hanı da onlardan biri.

Belki de Ankara’nın en dürüst yapısıydı.

Çünkü neyse, onu söylüyordu.

Allem kallem…