Arkeolog Dilan Gündoğan hoş geldin.

-Hoş buldum hocam.

-Biz bu Anadolu coğrafyasında yaşıyoruz ve daha başından beri, depremle iç içeyiz. Bizi 4.000 yıl öncesine götüreceksin. Aslında bizim çıkaracağımız dersler o kadar çok birikmiş ki, 4000 yıldır hiç aralık vermeden, çok uygun periyotlarda da tekrar ediyor.

-Biz deprem kalıntılarına nasıl ulaşıyoruz? Yani antik çağda deprem olduğuna yönelik, bizim bilgilerimiz nereden geliyor? Bunlardan birincisi yazılı kaynaklar. Yazının olduğu dönemlerde, biz yazılı kaynaklardan, mitolojiden ya da o dönemin tarihi kitaplarından, seyahat kitaplarından bunları görebiliyoruz ya da arkeolojik kaynaklardan bulabiliyoruz. Bunlar yapılan kazılarda yıkımların insan eliyle veya doğa tarafından yapıldığını Arkeologlar, yani oranın uzmanları bunu anlayabiliyorlar. Çünkü insan eliyle yıkım ve doğanın yaptığı tahribat farklı oluyor. Savaşta olabilir, dönem değiştiği zaman da böyle şeyler oluyor ya da üstü kapanıyor, yıkıyorlar gibi şeyler olaliyor. O yüzden bir bunu anlayabiliyoruz, bir de bizim jeolojik kalıntı ve izler dediğimiz, o dönemin sismik faaliyetlerini doğrulayan, o dönemin Jeofizik radarlarına yakalanan, kalıntıları da bize yol gösteriyor diyebiliriz.

-Nereden başlıyor ilk depremler, bildiğimiz?

-Yazıdan önce de resimlerle aslında anlatılmış. Biz Çatalhöyük ile başlatabiliriz ama Çatalhöyük'te farklı düşünceler ve farklı teoriler var. Kimisi burada bir deprem olduğunu söylüyor, kimisi henüz bu kanıtlara ulaşılmadığını söylüyor. Kesin, net bir kanıya varılmamış bir konu olduğu için, ben açıkçası Hititlerden almayı daha uygun gördüm. Hititler, biliyoruz ki Anadolu’da bir imparatorluk kuran bir devlettir. Çok büyük bir devlet. Döneminin gerçek bir gücü olduğunu düşündüğümüz bir devlet ve Hititlerde maalesef depreme maruz kalmışlar ve biz bunu nereden anlıyoruz; tam çözülememiş olsa da, yazıtlarında yani bizim elimize geçen kaynaklarda, “Katkatima” kelimesi var. Bu kelime, tam depreme karşılık gelmemekle beraber, sarsmak anlamını ya da titremek anlamına geliyor olabilir, bu yine soru işareti, tam çözülmüş bir kelime değil. Milattan önce 1300'lü yıllarda Truvanın 6. tabakasına denk gelen dönemde, Anadolu'da, yani Hititlerin döneminde bir deprem oluyor ve bu deprem, ciddi bir deprem ve deprem etkileri arasında da tanımlanıyor zaten. Bu yazıtlarda var, işte bir yer sarsması olduğu, oranın böyle sarsıldığı ve insanların bu durumdan korktuğunu, biz burada görebiliyoruz, elimize geçen çivi yazılı tabletlerde görebiliyoruz. Zaten depremler Hititlerin bir gerçeği olmuş ki, fallarına konu olmuş. Fal bakmışlar. Hititler falı çok seviyorlar, büyüyü çok seviyorlar. O yüzden de, depremle ilgili de falları mevcut. Hatta bir katip, bir kehanette bulunmuş. İşte belirli bir ay içerisinde deprem olacak ve burayı başka hiç tanımadığımız birisi işgal edecek, topraklarımızı diye. Bir kehanette bulunmuş. Yani deprem falları da mevcut. Bu da bize şunu gösteriyor, Hititler depremle yaşamayı biliyorlar ve bundan da korkuyorlar aslında. Bununla ilgili kehanetleri var çünkü fal bakıyorlar. Aynı zamanda 3. Hattuşili döneminde, 3. Hattuşili ve yeğeni Urhiteşup arasında bir saltanat kavgası var.


Urhiteşup, Hattuşili'den kaçıp, Şamuha kentine sığınıyor ve 3. Hattuşili, artık bu savaşı bitirmek için şehri kuşatıyor. Şehir ciddi anlamda büyük surlarla kaplı, çok iyi korunuyor, 4 arşınlık diyorlar, 4 arşınlık  surları var. Yani şöyle düşünelim, o dönemde bir mancınık teknolojisi yok. Yani Hattuşili’nin onları aşması, o suru aşması mümkün değil ama o dönemde bir deprem oluyor. Kentin surları yıkılıyor. 3. Hattuşili Tanrılarının kendilerini çok sevdiğini söylüyor ve biz bunu şu an halihazırda İstanbul Arkeoloji Müzesinde olan, Hattuşili'nin yıllıklarından ulaşıyoruz. Depremden sonra Hattuşili, o şehri ele geçiriyor, tekrar kraliyetini, kral olduğunu tekrar herkese bildiriyor. Şimdi bu dönemde yine aynı coğrafyayı paylaşan Urartulardan bahsedebiliriz. Urartuların başkenti Van, Tuşba dediğimiz yer. Van'da deprem kuşağında, ciddi anlamda nasibini almış, depreme maruz kalmış bir yer. Şimdi Urartulardan bahsederken, şunu söyleyebiliriz; Urartular ana kayaya hakim yerlerde, kale yerleşimleri şeklinde, bir hayat kuruyorlar ama şöyle bir şey var, Urartular depremle yaşamayı biliyorlar, Urartuların mimarları ve mühendisleri buna göre yapıları inşa ediyorlar. Surları, yapıları, fay hattını doğru, yani yatay şekilde alabilecek, yıkımı daha aza indirgeyebilecek şekilde inşa ediyorlar. Kilit taşı yöntemi kullanıyolar. Yaptıkları mimariyi araziye dayıyorlar, yani araziden güç alıyorlar. Yamaçlara yapıyorlar, yamaçta olduğu için yıkım çok daha az oluyor. Şunu söyleyebiliriz ki, bir duvar öreceklerken, duvarda boşluklar bırakıyorlar ki, o sallanma riskine karşı duvar devrilmesin. Özellikle sur duvarlarını o şekilde yapıyorlar ya da sur duvarlarını, bu Romalılarında çok iyi bildiği şekilde, dışını düzgün yapıyorlar, içine daha böyle moloz veya kum koyuyorlar ki, depremin o sarsıcı gücü, orada emilsin. Buradan Frik ve Lidyalılara geçelim istiyorum. Aynı dönem, aynı coğrafyada hüküm sürmüş imparatorluklar ve devletlerden konuşuyoruz aslında. Şimdi Lidyalılarda, bir efsane vardır. Kral Gyges ve onun kral oluşu bir depreme bağlıdır aslında çünkü Kral Gyges ovalarda gezen, çobanlık yapan, sıradan bir insandır ama bir anda, bir deprem olur ve yer yarılır.  Kral Gyges o yarılan yerden içeri girer ve bir mezar odasına girmiş olur. Tahtanın üstüne yatan bir kral görür, onun yüzüğünü alır. Yüzüğün alıp, taktıktan sonra, bütün iyilikler onu takip eder ve o kadar yükselir ki Lidya Kralı olur. İlk paranın basımı da Gyges tarafından denk gelir diyebiliriz. Gyges’in bu efsanesinin anlatımında şöyle der; dağlar indi çıktı. Şimdi bu tarife baktığımızda, oranın geçtiği yerde batma çıkma zonları çok fazla. Yani deprem olduğunda gerçekten, dağın batıp çıkma olasılığı çok yüksek ve yine jeolojik olarak baktığımızda, o dönemde orada bir deprem olmuş. Yani aslında efsaneyi bir gerçeğe bağlayarak, bir efsane oluşturmuşlar çünkü aynı dönemde Friglerin bulunduğu bölgede, yılanlı taş dediğimiz,  şu an günümüz Eskişehir'de bulunan, depremin izlerini yılanlı taşla daha çok hissediyoruz çünkü orada bir anıt yapılıyor, yılan şeklinde, tam bitmemiş ama o dönemin, aynı Gyges’in efsanesinin olduğu dönemde yıkılmış orası ve bu yine bize o dönemde ciddi anlamda bir deprem olduğunu, deprem silsilelerinin olduğunu gösteriyor. Antik Yunan'a geçelim. Bir Tanrı vardır, Poseidon diye. Poseidon aslında sadece denizlerin değil, yer sarsıntısını da ondan biliyorlar. O yüzden de, Batı Anadolu çok iyi tanıyor onu çünkü her deprem olduğunda Tanrıya sunumlar yapıyor, adaklar veriyorlar, onun tapınaklarını yapıyorlar çünkü depremden korkuyorlar, deprem anlaşılması güç bir durum. Depremin yıkıcılığı aşikar ve hepimiz biliyoruz ki, bir şehri yeniden onarmak antik dönemde de çok maliyetli bir durumdu. Antik Yunan, artık yazı elimizde daha çok var, yani ulaşabileceğimiz yazıtlar daha fazla var ama biz şuradan alalım, mesela Homeros'tan alalım. Hepimizin bildiği bir destanı var. İlyada. Troya Savaşını anlatır aslında. Troya Savaşı uzun yıllar sürmüştür, Troya çok güzel bir şekilde bir direnç göstermiştir fakat bir anda deprem olmuştur ve Akalar şehre bir şekilde hakim olmuşlardır. Hakim olduktan sonra da Akalar, Tanrıların onları çok sevdiği için, Poseidon'a bir hediye yapmışlardır aslında. Bir at, büyük bir at.

-Bu bizim Truva Atı değildir herhalde?

-Aslında Truva atı. Bu Homeros'un ne kadar hikayeyi güzelleştirdiğini gösteriyor, aslında. Bazı arkeologlar, bazı uzmanlar, bunun Tanrıya verilen bir sunum olduğunu ve tamamen Troya’nın düşmesinin bir depreme bağlı olduğunu çünkü biz yine Troya’nın bir katında deprem olduğunu biliyoruz.

-Bir yanlış anlamayı, daha doğrusu yanlış bilinen bir şeyi düzeltiyorsun aslında, arkeoloji biliminin verileriyle. İçinde askerlerle beraber kente sokulan bir şeydir, biz böyle biliyoruz ama sen diyorsun ki aslında bu, Poseidon’a sunulmuş bir armağandır ve depremle ilgilidir.

-Truva’ya giremiyorlar Akalar. Uzun yıllar bir savaş oluyor ama bir deprem oluyor. Deprem olduktan sonra şehir düşüyor ve Akalar şehre girebiliyorlar. Deprem Tanrısı Poseidon. Poseidon’u bize gösteren iki hayvan vardır. Birisi yunus balığıdır. Biz yunus balığı gördüğümüzde,  Poseidon’un atfedildiğini biliriz. Bu atıflardan biri de attır. O yüzden de biz atı, Poseidon ile bu şekilde özdeşleştiririz.