Bugün yazımızda sizleri Ankara'nın Güdül ilçesinin eski adıyla Çağ'a ya da Cağ'a, yeni adıyla Güneyce köyüne götüreceğim. Güneyce’de Ömer Seyfettin Evi’ni inceleyeceğiz.

Ömer Seyfettin Evi’nin çok ilginç bir hikayesi var. Restoratör, mimar Faruk Soydemir ile bu hikayeyi işleyeceğiz.

Sayın Soydemir, bana Ömer Seyfettin Evi dediğinizde çok heyecanlandım açıkçası. Ömer Seyfettin'in evi değil. Çünkü yanılmıyorsam Ömer Seyfettin 1884 Balıkesir, Gönen doğumlu. Bu topraklarda hiç yaşamamış. Hatta çok kısacıkta bir ömrü var. 36 yaşında şimdi olsaydı muhtemelen yaşardı. Şeker hastalığından ölmüş. Çok nitelikli de bir hayatı olmuş açıkçası. İyi eğitim almış. Anlaşılan romanlarıyla ki herhalde Türkiye'de Kaşağı romanını, Diyet hikayesini daha doğrusu, hikayeci o. Hikayelerini okumayan kimse yoktur. Bu hikayeleri çok okuyan biri, biri bundan çok etkilenmiş ve böyle bizi bir yapının önüne de getirmiş. Bu hikayeyi bir anlatır mısınız?

 

Şimdi yapı yerini, konumunu belirttiniz. Güdül'ün güzel bir köyünde, küçücük şirin bir köyünde. Aslında hikayesi yapının sahibi, yani yapıyı bizzat yapan kendisi, kişi Gümüşhane’den bir ailenin çocuğu.

Gümüşhane’de doğmuş ama küçük yaşlarda o civardaki, Osmanlı-Rus savaşında Kars cephesine babası asker olarak gitmiş. Gümüşhane’den asker olarak gitmiş babası ve savaşta babasını kaybetmiş o aile maalesef. Sonra anneyle birlikte kalmış tabii.

Gümüşhane’de ve savaş ortamı devam ediyor çocukken. Anne galiba savaştan, ortamdan bıkmış olmalı ki karar veriyor ve çocuğunu da alarak İç Anadolu'ya doğru yola çıkıyor. Yollar uzun hem de  o dönemin tabii yolculukları da çok uzun sürüyor.

Gele gele bir şekilde Güdül'ün bu köyüne doğru geliyorlar ve buraya yerleşiyorlar. Güneyce köyüne yerleşiyorlar anne ve çocuk. Bir müddet sonra anne de ölüyor ve çocuk tek başına kalıyor ve burada çalışmaya başlıyor. O dönemlerde buralarda Türk evleri, geleneksel evler yapılıyor ve de usta olmaya karar veriyor. Önce işte işçi olarak başlıyor şeylerde bu yapılarda, geleneksel yapılarda ve sonunda da bir şekilde usta oluyor ve çok seviyor.

Bu çocuğun adı Ömer ve Ömer geleneksel yapıları çok seviyor. Kendinden bir şeyler üretmeye çalışıyor. İşte cumbada bir şeyler yapıyor, pencerede farklı farklı pencereler yapmaya çalışıyor kendine göre. Yani bir yapı ustası ama hani biz hep söyleriz ya mimarı olmayan yapılar diye. Bu da aynen böyle mimarı olmayan bir yapı ama usta. Nail Çakırhan gibi olamıyor ama o geleneği işte çok daha eskiden olmasına rağmen o geleneğin içerisinden böyle çıkmaya çalışıyor falan.

Neyse sonunda askere gidiyor. Askerden geldikten sonra yine yapılarda çalışıyor ama bu arada Ömer Seyfettin’i keşfediyor ve çok seviyor. Kitaplarını, öykülerini hep okuyor.

Hatta rivayet ediyorlar ki böyle çalışırken bile, inşaatta çalışırken bile Ömer Seyfettin okurmuş kendisi. Çok seviyor ve bir gün kendi kendine şöyle diyor ki ben de böyle güzel bir ev sahibi olmak istiyorum. O evi de kendim yapmak istiyorum. Hem de o evi bu köyde yapmak istiyorum. Evi de eğer yaparsam ismini de Ömer Seyfettin Evi koyacağım diye. Böyle bir hedef koyuyor kendisine.

Biraz para kazandıktan ve ustalaştıktan sonra bu evi yapıyor. Kendine ve bu evin ismini de Ömer Seyfettin Evi olarak adlandırıyor.