Ankara Kalesi’nin eteklerine doğru inerken, rüzgâr bugün bile başka eser.
Bu rüzgâr, keçi yününü savurmuş, sof balyalarını taşımış, kalayın ateşte erirken çıkardığı o keskin sesi yüzyıllar boyunca bu dar sokaklara sindirmiştir.
Burası sıradan bir çarşı değildir.
Burası, Ankara’nın ticaret damarının attığı yerdir.
Ve bu damar, bir gün İstanbul’dan gelen bir iradeyle taşa bağlanır.
Fatih’in İstanbul’u yeni fethettiği yıllar…
Henüz surların dumanı dağılmamışken, imparatorluk yalnızca yeni bir başkent değil, işleyen bir merkez kurmanın peşindedir. Çünkü fetih yetmez; fethedileni yaşatmak gerekir.
İşte bu noktada, Fatih’in en güvendiği adamlarından biri öne çıkar:
Mahmud Paşa.
Mahmud Paşa, İstanbul’da ticaretin ne demek olduğunu öğrenmiş bir devlet aklıdır.
Kapalıçarşı’nın kalbinde yükselen Mahmud Paşa Külliyesi, yalnızca bir hayır eseri değil; paranın, malın ve güvenin mimariye nasıl bağlandığının dersidir.
Fatih’ten şunu öğrenmiştir:
İmparatorluk, kılıçla alınır ama taşla tutulur.
Ve bu bilgiyi, Ankara’ya taşır.
O yıllarda Ankara, sessiz bir kale şehri değildir.
Aksine… Tiftik keçisiyle, sofuyla, ipliğiyle Avrupa’ya uzanan bir ticaret ağının kilit noktasıdır. Venedik tüccarı da bilir Ankara’yı, Floransalı da.
Ama ticaret güven ister.
Kıymetli mal, kilitli kapı ister.
Para, kalın duvar ister.
İşte Mahmud Paşa Bedesteni, bu ihtiyaçtan doğar.
Kaleye sırtını veren, Atpazarı’na yüzünü dönen o yapı; yalnızca bir bina değildir.
O, Ankara’ya dikilmiş bir iktidar cümlesidir.
“Bu şehir, imparatorluğun ticaret haritasında merkezdir” der.
Bedestenin hemen yanına bir başka yapı eklenir:
Kurşunla örtülü çatısıyla, ağır kapısıyla, avlusunda yankılanan ayak sesleriyle Kurşunlu Han.
Hanlar geçicidir sanılır ama bu han kalıcıdır.
Çünkü burada yalnız yolcular kalmaz; mallar bekler, sof dinlenir, tüccar nefes alır.
Akşam olduğunda hanın avlusunda ateşler yanar.
Kalaycı, bakırın başında eğilmiştir.
Sof balyaları, duvar diplerinde sessizce durur.
Her biri, sabah açılacak bedesten kapısını bekler.
Ankara’nın ticareti, işte bu iki yapı arasında akar.
Biri kasadır, biri damar.
Ve Mahmud Paşa, bu gerçeği Fatih’ten öğrenip Anadolu’nun kalbine taşa yazan adamlardan biridir.
Yüzyıllar geçer.
Yangınlar gelir, imparatorluk yorgun düşer.
1881 yangınından sonra bu taşlar susar; kapılar kapanır, avlular sessizleşir.
Ama kaderleri yıkılmak değildir.
Cumhuriyet, Ankara’yı yeniden kurarken bu iki yapıya başka bir gözle bakar.
Çünkü yeni bir başkent, yalnız betonla değil; hafızayla kurulur.
Bedesten ve Kurşunlu Han, bu kez ticaretin değil, Anadolu’nun belleğinin kasası olur.
Sofun yerini artık binlerce yıllık medeniyetler alır ama mantık aynıdır:
Değerli olan korunur, saklanır, anlatılır.
Bugün Anadolu Medeniyetleri Müzesi dediğimiz şey tam olarak budur.
Mahmud Paşa’nın ticaret için kurduğu güven yapısının,
Cumhuriyet tarafından hafıza mekânına dönüştürülmüş hâli.
Ve insan şunu fark eder:
Ankara, başkent olmadan önce ticaretle ayakta durdu.
Cumhuriyet ise bu gerçeği inkâr etmedi; onu taşın içinden çıkarıp hatırlattı.
Bu yüzden bedestenin duvarları hâlâ konuşur.
Kurşunlu Han’ın avlusu hâlâ ayak sesi ister.
Çünkü bu taşlar bilir:
Ankara, önce sofla imparatorluk kurdu.
Sonra hafızayla Cumhuriyet oldu.