Kurtuluş Savaşı denildiğinde gözümüzün önüne çoğu zaman üniformalı erkekler gelir. Cepheler, süngüler, karargâhlar, komutanlar… Oysa bu büyük yürüyüşün tozlu yollarına biraz daha yakından bakınca başka bir manzara belirir. Kağnıların başında, cephane sandıklarının yanında, bebeklerini sırtına bağlayıp yola düşen, yaralıyı taşıyan, ekmeği pişiren, toprağı ekip biçen, gerektiğinde silaha sarılan kadınlar görünür.

Bu savaş, yalnızca erkeklerin savaşı değildi.

Bu savaş, Anadolu kadınının da destanıydı.

Çünkü memleket işgal altındayken kadınların önüne iki yol çıkmıştı: ya korkup kabuğuna çekilmek ya da vatanın yükünü omuzlamak. Anadolu kadını ikincisini seçti. Sessizdi belki ama geri durmadı. Adı çoğu zaman manşetlere çıkmadı, rütbesi kayda geçmedi, fotoğrafı çekilmedi. Ama Cumhuriyet’in temeline onların emeği, gözyaşı ve sabrı da karıştı.

Kurtuluş Savaşı’nın kadınları arasında bazı isimler vardır ki artık birer sembole dönüşmüştür.

Mesela Şerife Bacı…

Kastamonu’nun dondurucu soğuğunda, İnebolu’dan cepheye uzanan o meşakkatli hatta cephane taşıyan bir Anadolu kadınıdır o. Kağnısında mermi vardır, yanında küçücük bebeği. Kış serttir, yol uzundur, şartlar insanın iliklerini kıracak kadar ağırdır. Sabah olduğunda onun donmuş bedenine ulaşılır. Ama o son anda bile cephaneyi korumuş, bebeğini ıslanmasın ve üşümesin diye mermilerin üstüne almıştır. Kendi canından önce vatan yükünü düşünmüştür. İşte destan bazen tam da budur: gösterişsiz, sessiz ama sarsıcı bir fedakârlık.

Bir başka isim Kara Fatma…

Asıl adı Fatma Seher’dir. Ama millet onu Kara Fatma diye tanır. O, yalnızca cephe gerisinde çalışan bir kadın değildir; doğrudan savaşın içine giren, milis birliği kuran, çatışan, yaralanan ve tekrar ayağa kalkan bir savaşçıdır.

Halide Edip Adıvar ise bu destanın başka bir yüzüdür. Onun elinde kağnı yoktu belki ama sözü vardı. İstanbul mitinglerinde yükselen sesi, işgale boyun eğmemeye çağıran hitabeti, Anadolu’ya geçişi ve Milli Mücadele içinde aktif rol alışının sembolik değeri büyüktür.

Ve elbette ismi bilinenlerin yanında, ismi bilinmeyen binlerce kadın…

Onlar tarih kitaplarına tek tek girmedi. Ama Anadolu’yu asıl onlar ayakta tuttu. Kocası cephedeyken tarlayı süren oydu. Oğlunu askere yollayıp ardından gözyaşını içine akıtan oydu. Kasabada elde avuçta ne varsa toparlayıp cepheye gönderen oydu. Mermi taşırken, çorap örerken, yara sararken, ekmek pişirirken, öküzü kalmayınca kağnının önüne kendi geçen oydu.

Bu büyük yürüyüşü belki de en iyi anlatanlardan biri de Nazım Hikmet olmuştur. Kuvâyi Milliye Destanı’nda Anadolu kadınlarını anlatırken kullandığı o çarpıcı dizeler, sanki bu yolların hafızasını taşır:

“Işıltısında yere saplı bıçakların,

oynak ağır kalçaları ve zilleriyle kadınlar…”

Nazım Hikmet’in dizelerinde görünen o kadınlar, aslında Anadolu yollarında yürüyen gerçek insanlardır. Kağnı başında, karın içinde, şarapnelin çeliğinde çocuklarını yoran ama geri dönmeyen kadınlar…

Bugün Cumhuriyet’in kuruluşuna bakarken çoğu zaman siyasal kararları, askeri zaferleri ve diplomatik başarıları konuşuyoruz. Ama işin bir de görünmeyen tarafı vardır. O görünmeyen tarafta Anadolu kadını durur. Sırtında odun değil, adeta memleket taşıyan kadın…

Bu yüzden Kurtuluş Savaşı’nın kadınlarını yalnızca “yardımcı unsur” gibi görmek büyük haksızlık olur. Onlar bu mücadelenin kenarında değil, tam içindeydi.

Cumhuriyet erkeklerin kurduğu, kadınların sadece seyrettiği bir yapı değildir.

Tam tersine, kadınların emeğiyle taşınmış, sabrıyla yoğrulmuş, fedakârlığıyla büyütülmüş bir ortak eserdir.

Ve belki bu yüzden Kurtuluş Savaşı’nı gerçekten anlamak isteyen herkes önce cephe haritalarına değil, Anadolu yollarına bakmalıdır.

Çünkü o yollarda, kağnıların gıcırtısında bir milletin yeniden doğuşu vardır.

Ve o doğuşun en sessiz ama en güçlü kahramanları da kadınlardır.