
Ankara'nın hafızasında bazı günler vardır; takvim yapraklarından silinir ama insanların zihninden hiç çıkmaz. 1 Şubat 1963 da işte öyle bir gündür.
Kışın sert yüzünü gösterdiği bir Ankara akşamı...
Ramazan ayının ilk günü.
Ulus'ta dükkânlar yavaş yavaş kapanmaya hazırlanıyor. Esnaf iftara yetişmenin telaşında. Kimi evine gitmek için acele ediyor, kimi son müşterisini uğurluyor. Hacı Bayram yönünden esen soğuk rüzgâr, Anafartalar Caddesi boyunca dolaşıyor.
Kimse birkaç dakika sonra gökyüzünün Ankara'nın üzerine ateş yağdıracağını bilmiyor.
O gün Ankara semalarında iki uçak karşı karşıya geldi.
Birisi yolcu uçağıydı.
İçinde evlerine dönmeye çalışan insanlar vardı.
Diğeri askerî bir nakliye uçağıydı.
Gökyüzünde kesişen iki kader, birkaç saniye içinde yüzlerce insanın hayatını değiştirecekti.
Çarpışma sesi önce bir patlama gibi duyuldu.
Sonra gökyüzünde alevler belirdi.
Ulus'ta başını kaldırıp bakanlar önce ne olduğunu anlayamadı. O yıllarda Ankara semalarında uçak görmek olağan bir durumdu. Ancak bu kez farklıydı.
Alev topuna dönüşmüş bir uçak şehrin kalbine doğru sürükleniyordu.
İnsanlar donup kaldı.
Bazıları dua etmeye başladı.
Bazıları kaçmaya çalıştı.
Bazıları ise olup biteni anlamaya çalışırken birkaç saniye içinde kendisini felaketin ortasında buldu.
Ardından ikinci patlama geldi.
Sonra üçüncüsü.
Ve Ankara'nın kalbine ateş düştü.
Uçaktan kopan parçalar Ticaret Hanı çevresine ve Ulus'un kalabalık sokaklarına saçıldı. Yakıtın tutuşmasıyla büyük bir yangın başladı. Dükkânlar birer birer alev aldı.
Gökyüzünden metal parçaları yağıyordu.
Sokaklarda insanlar koşuyordu.
Bir yandan yangın büyüyor, bir yandan yaralılar taşınıyordu.
O gün orada bulunanların anlattıkları birbirine benzer:
Önce büyük bir gürültü...
Ardından gökyüzünde yükselen siyah duman...
Ve her yanı kaplayan ağır yanık kokusu...
İtfaiye ekipleri, askerler, polisler ve gönüllüler olay yerine koştu. Ancak yangının şiddeti öylesine büyüktü ki ilk saatlerde enkaza yaklaşmak bile kolay değildi.
Ulus'un dar sokakları siren sesleriyle doldu.
Ankara ağlıyordu.
O gün yalnızca uçaklardaki insanlar ölmedi.
Yerde yürüyenler...
Dükkânında çalışanlar...
İftara yetişmeye çalışanlar...
Hayatlarının en sıradan gününü yaşadığını düşünen onlarca insan da o felaketin kurbanı oldu.
Cumhuriyet'in başkenti, kuruluşundan bu yana yaşadığı en büyük sivil felaketlerden biriyle karşı karşıyaydı.
Olayın ardından günlerce duman tüttü.
Gazeteler facianın fotoğraflarını yayımladı.
Hastaneler yaralılarla doldu.
Cenazeler peş peşe kaldırıldı.
Ankara'nın birçok mahallesinde aynı soru soruluyordu:
"Bizimkilerden haber var mı?"
Belki de felaketin en acı yanı buydu.
Çünkü ölenlerin çoğu sıradan insanlardı.
İsimleri tarih kitaplarına geçmedi.
Meydanlara heykelleri dikilmedi.
Ama Ankara'nın hafızasında yer ettiler.
Bugün Ulus'ta yürürken insanlar çoğu zaman farkında olmadan o felaketin yaşandığı sokaklardan geçiyor.
Ticaret Hanı'nın önünden geçiyor.
Anafartalar'ın kalabalığına karışıyor.
Belki bir çay içiyor, belki alışveriş yapıyor.
Ama bundan altmış yılı aşkın süre önce aynı sokaklarda gökyüzünden ateş yağdığını çok az kişi hatırlıyor.
Kentlerin de insanlar gibi hafızaları vardır.
Bazı yaralar kapanır ama izi kalır.
Ulus Faciası da Ankara'nın görünmeyen izlerinden biridir.
Bugün meydanlarda o günü hatırlatan büyük bir anıt yok.
Her yıl törenlerle anılan geniş kalabalıklar da yok.
Fakat dikkatle bakıldığında Ankara'nın yaşlı kuşaklarının gözlerinde hâlâ aynı gölgeyi görmek mümkündür.
Çünkü onlar bir zamanlar gökyüzünün parçalanışına tanıklık ettiler.
Ve Ankara, o gün yalnızca bir uçak kazası yaşamadı.
Başkent, kendi üzerine düşen ateşi gördü.