Ay’a baktığımızda gördüğümüz şey, aslında Ay’ın yarısıdır. Diğer yarısıysa bize hiç dönmeyen, sessiz bir perde arkasında duran, garip bir karanlıktır. Teknik adıyla “karanlık yüz” değil aslında; ışık alıyor, ama bizimle teması yok. Ne gözle görülür, ne dürbünle, ne teleskopla. Sadece oradadır. Her zaman. Sakince. Bakışsız bir bakış gibi.

İnsanın ilgisini en çok çeken şey, çoğu zaman erişemediği şeydir. Ay’ın görünmeyen yüzü de böyle bir çekim alanı yaratır. Bu yüzden orasıyla ilgili anlatılanlar, bilimden çok bilinçle ilgilidir. Bazısı der ki: Orada uzaylılar var. Kimisi, Ay’ın içinin boş olduğunu, yapay bir uydu olabileceğini söyler. Hatta daha da ileri gidip, onun aslında bir gözlemevi olduğunu iddia edenler çıkar. Delilik gibi görünür ama öyle basitçe geçilecek bir şey de değildir.

Çünkü insan, kendi karanlığına da hep böyle yaklaşır.

1969’da insanlık Ay’a ilk adımını attığında, sadece gökyüzüne değil, kendi geçmişine de bir işaret bırakmış oldu. O günden bugüne toplam 12 insan Ay yüzeyine ayak bastı. Hepsi Ay’ın hep bize bakan yüzüne. Arka yüzdeyse hâlâ insan izi yok. Gidilmedi. Belki teknik gerekçelerle, belki iletişim sınırlılığıyla açıklanabilir ama bence mesele sadece mühendislik değil. Mesele, zihinsel.

İnsan bazı yüzlerle yüzleşmeye hazır değildir. Ay’ın arka yüzü de böyledir.

Psikanalistler, bilinçdışını tarif ederken Ay’a çok benzer kavramlar kullanır. Görünmeyen, ama var olan bir şey. Gündüz göremediğimiz ama geceyle beraber açılan bir perde gibi. Jung’a göre insanın içindeki karanlık taraf, bastırılmış olan her şeydir: korku, arzu, öfke, pişmanlık… Ay’ın görünmeyen yüzü de işte bu “bastırılmış bilgi”nin gökyüzündeki yansıması gibi duruyor.

Bu yüzden bana sorarsanız Ay’ın karanlık yüzü, gökbilimsel olmaktan çok semboliktir.

Evet, Çin birkaç yıl önce oraya bir araç indirdi. Sovyetler 1959'da ilk fotoğrafları çekti. NASA uydularla haritaladı. Ama insan? Hâlâ gitmedi. Hâlâ ayağını basmadı. Hâlâ “orada ne var?” sorusunu kendi kendine fısıldıyor.

İşte bu fısıltı, modern çağın mitidir.

Ay, gecenin gözü gibi. Hep bize bakıyor ama aslında biz ona ne kadar bakıyoruz bilmiyorum. Onu sadece ışığıyla tanıyoruz. Oysa karanlık yüzü, belki asıl kimliğini barındırıyor. Tıpkı bir insanın sadece gülen yüzünü tanıyıp, iç dünyasını görmemek gibi.

Karanlık yüz, bilinçaltıdır.
Ve her bilinçaltı, bir gün sahneye çıkmak ister.

Ay’ın görünmeyen tarafı, belki de bize bunu fısıldıyor.
Bizi en çok etkileyen şeyler, gördüklerimiz değil, göremediklerimizdir.

Ve belki de bu yüzden, Ay’ın arka yüzüyle bir gün yüzleşmek sadece bir uzay yürüyüşü değil, insanlığın kendi karanlığıyla yapacağı ilk dürüst sohbet olacaktır.