Cumhuriyet’in kuruluşunu genellikle sınırlar, antlaşmalar ve siyasal hamleler üzerinden anlatırız. Oysa yeni kurulan devletin önündeki asıl meselelerden biri, haritalarda görünmeyen ama her köyde hissedilen bir başka cepheydi: hastalıklar. Savaş bitmişti ama tifüs, sıtma, trahom ve çiçek hâlâ Anadolu’nun içindeydi. Cumhuriyet, daha ilk yıllarında bu gerçeği görmezden gelmedi.
İşte Hıfzıssıhha, bu yüzden kuruldu. Bir bina ya da bir laboratuvar olarak değil; devletin yurttaşıyla kurduğu en doğrudan temas alanlarından biri olarak.
1928’de kurulan Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi’nin arkasındaki isim, bir masa başı bürokratı değil, cephe görmüş bir hekimdi: Dr. Refik Saydam. Kurtuluş Savaşı’nda askerlerin arasında, Cumhuriyet’te ise Sağlık Bakanı olarak görev yapmıştı. Onun zihninde sağlık, piyasaya terk edilecek bir alan değil; devletin asli sorumluluğuydu. Aşı, ilaç ve serum üretimi kamusal olmalıydı. Bu yaklaşım, dönemi için cesur ve bilinçli bir tercihti.
Bugün çoğu kişinin bilmediği bir gerçek var:
Türkiye, 1930’lu ve 40’lı yıllarda aşı üreten ve ihraç eden bir ülkeydi. Hıfzıssıhha’da üretilen çiçek, tifüs, difteri ve tetanos aşıları Balkanlar’a, Ortadoğu’ya ve farklı coğrafyalara gönderildi. Cumhuriyet, yalnızca kendi halkını değil, başka ülkeleri de salgınlara karşı koruyan bir üretim kapasitesine sahipti. Bu, sessiz bir özgüvendi.
Hıfzıssıhha’yı önemli kılan yalnızca aşı üretimi değildi. Burası aynı zamanda Türkiye’nin ilk epidemiyoloji merkezlerinden biriydi. Sular analiz ediliyor, gıdalar denetleniyor, salgın haritaları çıkarılıyor, Anadolu’ya dağılan seyyar sağlık ekipleri yetiştiriliyordu. Sağlık, kâğıt üzerinde değil; köy yollarında, toprakta, yüz yüze örgütleniyordu.
Cumhuriyet’in bedenle kurduğu bu ilişki, uzun yıllar sürdü. Ancak zamanla rüzgâr değişti. 1980’lerden sonra kamusal üretim “verimsiz”, devlet eliyle sağlık “hantal” ilan edildi. Laboratuvarlar yavaş yavaş işlevsizleştirildi, kadrolar dağıtıldı, üretim durduruldu. Ve 2011 yılında Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü fiilen kapatıldı.
Bir zamanlar aşı satan bir ülke, aşı bekleyen bir ülkeye dönüştü. Bu dönüşüm yalnızca teknik bir karar değildi; bir Cumhuriyet aklının terk edilişiydi.
Hıfzıssıhha’nın hikâyesi bize şunu hatırlatıyor: Cumhuriyet sadece kürsülerde kurulmadı. Şırıngalarla, mikroskoplarla, laboratuvar önlükleriyle de kuruldu. Sağlık, o yıllarda bir “hizmet” değil, bir hak olarak görülüyordu.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, Hıfzıssıhha yalnızca kapatılmış bir kurum değil; unutulmuş bir zihniyet olarak karşımızda duruyor. Ve belki de asıl soru şu: Biz o kurumu mu kaybettik, yoksa onu mümkün kılan Cumhuriyet fikrini mi?