
Pazar sabahı biraz tarihin ciddi meselelerinden uzaklaşalım. Savaşlardan, hükümdarlardan, siyasi çekişmelerden değil, Ankara'nın dört ayaklı bir hemşerisinden söz edelim.
Öyle sıradan bir hemşeri de değil!
Avrupa aristokrasisinin ilgisini çekmiş, soyluların salonlarına girmiş, ressamlara modellik yapmış, hatta tablolarıyla müzelere yerleşmiş bir Ankara kedisinden...
Üstelik bütün bunlar Ankara'nın Türkiye Cumhuriyeti'ne başkent olmasından çok önce yaşanmış.
BİR KEDİNİN AVRUPA YOLCULUĞU
yüzyıl Avrupa'sında uzun ve ipeksi tüylü kediler, özellikle varlıklı çevrelerde giderek daha fazla ilgi görüyordu. Bunların arasında Angora adıyla tanınan kedilerin ayrı bir yeri vardı.
Bu ilginin en dikkat çekici isimlerinden biri Fransız bilgin Nicolas-Claude Fabri de Peiresc'ti.
1580-1637 yılları arasında yaşayan Peiresc, yalnızca eski eserler ve bilimsel konularla ilgilenmiyordu. Nadir hayvanlara da meraklıydı. Şam üzerinden uzun tüylü kediler getirtiyor, yetiştiriyor, yavrularını başka meraklılarla değiş tokuş ediyordu.
Yazışmalarında Ankara'nın eski adlarıyla anılan kedilerden söz edilmesi, bu hikâyeyi bizim açımızdan özellikle değerli kılıyor.
Düşünsenize, Ankara'nın adı daha 1600'lü yıllarda Fransa'daki bir bilim insanının mektuplarında, üstelik bir kedinin vesilesiyle geçiyordu!
SARAYDA BİR ANKARALI
yüzyıla gelindiğinde uzun tüylü kedilerin Fransız seçkinleri arasındaki itibarı daha da yükselmişti.
Fransa Kralı XV. Louis'nin kedilere düşkünlüğü biliniyor. Özellikle uzun beyaz tüylü bir kedinin kralın odasında, şömine önünde ya da kırmızı kumaşla kaplı bir minder üzerinde dinlendiği anlatılıyor.
Sarayın ihtişamını düşünün. Bir tarafta devlet işleri, diplomatik görüşmeler, törenler... Diğer tarafta bütün bunlardan habersiz, minderinde keyif yapan bir kedi.
Belki de sarayın en rahat sakini oydu!
Ankara kedisi adı, böylece yalnızca hayvan yetiştiriciliğinin değil, Avrupa'nın seçkin yaşam kültürünün de bir parçasına dönüşmüştü.
ANKARALI KEDİ RESSAMLARA POZ VERİYOR
İşin en hoş tarafı burada başlıyor.
Fransız ressam Jean-Jacques Bachelier, 1761 yılında Kelebeği Gözetleyen Beyaz Ankara Kedisi adlı tabloyu yaptı.
Eser bugün Versailles'daki Musée Lambinet koleksiyonunda bulunuyor.
Bir başka çarpıcı örnek ise Jean-Honoré Fragonard ile Marguerite Gérard'ın yaklaşık 1783 yılında gerçekleştirdiği Ankara Kedisi tablosu.
Bugün Köln'deki Wallraf-Richartz Müzesi'nde bulunan bu resimde, bir Ankara kedisi parlak bir kürede kendi yansımasıyla karşılaşır.
Ressamlar, kedinin merakını ve şaşkınlığını resmin merkezine yerleştirmiştir.
Bu sahneye bakınca insan gülümsemeden edemiyor.
Ankara'dan adını alan bir kedi, Avrupa'nın ünlü ressamlarına yalnızca güzelliğiyle değil, merakıyla da ilham veriyordu.
BİR KEDİDEN FAZLASI
Burada küçük ama önemli bir tarihsel ayrıntı var.
Avrupa'da Angora adıyla tanınan bütün kedilerin gerçekten Ankara'dan götürüldüğünü kesin olarak söyleyemiyoruz. Zaman içinde bu ad, uzun tüylü kediler için daha geniş anlamlarda da kullanılmış.
Ancak değişmeyen gerçek şu: Ankara adı, Avrupa'da zarif ve değerli bir kediyle özdeşleşmişti.
Bu bile başlı başına dikkate değer bir kültür tarihi.
Çünkü şehirlerin dünyada tanınması her zaman ordularla, ticaretle, büyük devlet adamlarıyla gerçekleşmiyor.
Bazen bir hayvanın güzelliği, bir ressamın fırçası, bir soylunun merakı da bir şehrin adını uzak ülkelere taşıyabiliyor.
Bugün Ankara kedisini çoğunlukla beyaz tüyleri ve farklı renklerde olabilen gözleriyle tanıyoruz.
Oysa onun geçmişinde Avrupa sarayları, bilim insanlarının mektupları, sanat koleksiyonları ve müzeler var.
Kısacası, Ankara henüz başkent olmamıştı ama bir hemşerisi Avrupa'nın seçkin salonlarına çoktan girmişti.
Üstelik ne pasaport taşımıştı ne de diplomatik bir unvanı vardı.
Sadece miyavlaması yetmişti.