Ankara genellikle düzenle anılır. Devlet ciddiyetiyle, ölçülü hayatlarla, erken kapanan sokaklarla… Belki de bu yüzden, karanlık hikâyeler bu şehirde daha derine gömülür.

2000’li yılların ortasında Ankara’da yaşanan ve kamuoyuna “Ankara Yamyamı” olarak yansıyan dosya, işte bu gömülmüş karanlığın en ürpertici örneklerinden biridir. Özgür Dengiz adı, kısa süreli bir gazete manşeti olarak belirdi ve hızla kayboldu. Oysa bu olay, birkaç satırlık bir adli vaka değil; bir başkentin belleğinde açılmış ve aceleyle kapatılmış bir yarıktır.

Cinayetlerin işlendiği yerler Ankara’nın vitrinleri değildi.
Ne Kızılay’ın kalabalığı, ne Çankaya’nın ışıkları…
Hep kenar, hep arka, hep gözden ırak mekânlar.

Kurbanlar da öyleydi.

Sistemin dışına itilmiş, sokakta yaşayan, kaybolduğunda hemen fark edilmeyen insanlar… Bu nedenle dosya daha en baştan “sessiz” ilerledi. İsimler yoktu. Yüzler yoktu. Hayatlar yoktu. Sadece fail vardı.

Bilinenler sınırlı ama ürkütücüydü.

Özgür Dengiz’in cinayetleri uzaktan işlenen, ani patlamalar değildi. Silah kullanılmadı. Cinayetler yakın temasla, yüz yüze, bedenin bütünüyle kontrol altına alındığı anlarda gerçekleşti. Bu, tesadüfi bir şiddeti değil; bilinçli hâkimiyet kurma isteğini gösteriyordu.

Daha sarsıcı olan ise cinayetlerin ardından gelen davranıştı.

Bu dosyanın “yamyamlık” olarak anılmasının nedeni bir lakap hevesi değil; cinayet sonrası bedenle temasın sürmesi, kurbanın bedeninden parçalar alınması ve bunların tüketildiğinin tespit edilmesiydi. Bu, açlıkla ya da hayatta kalma refleksiyle açıklanabilecek bir durum değildi. Psikiyatrik literatürde bu tür davranışlar, ölüm sonrası bedenin tamamen nesneleştirilmesi olarak tanımlanır.

Yani mesele sadece öldürmek değil;
öldükten sonra da bedeni “sahiplenmek”ti.

Bu noktada önemli bir ayrım var: Kamuoyuna yansıyan bilgilerde cinsel saldırı ya da cinsel güdümlü bir suç bulgusuna dair net bir veri yok. Bu durum, vakayı klasik “cinsel seri katil” tiplerinden ayırıyor. Motivasyon; hazdan çok kontrol, üstünlük ve bedenin mutlak tahakkümü üzerinden okunuyor.

Resmî kayıtlara göre en az iki cinayet kesinleşmiş durumda. Kendisinin daha fazla kişiyi öldürdüğüne dair imaları olsa da, bunlar hukuken kanıtlanamadı. Bu nedenle “seri” tanımı teknik olarak tartışılsa da, cinayet biçimi ve davranış örüntüsü onu tekil bir vaka olmaktan çıkarıyor.

Dosya yakalandıktan sonra hızla başka bir alana taşındı:
Akıl sağlığı.

Raporlar öne çıktı, hastane duvarları devreye girdi, dava toplumsal alandan çekildi. Ankara rahatladı. “Bizden biri değil” denildi. Mesele kapatıldı.

Ama asıl rahatsız edici olan tam da buydu.

Bu olay sistemin dışında değil, tam ortasında;
kimsenin bakmadığı bir aralıkta gerçekleşmişti.

Bugün Ankara’da bu dosya anıldığında hâlâ bir huzursuzluk olur. Çünkü başkent, kötülükle anılmak istemez. Devletin kalbi olarak kodlanan bir şehirde karanlık hikâyeler fazlalık sayılır. Oysa şehirlerin de insanlar gibi gölgeleri vardır. Ve o gölgeler konuşulmadıkça büyür.

Bu yazı bir suç merakı değil.
Bir fail portresi hiç değil.

Bu yazı, isimsiz bırakılan kurbanlara,
ve onları görmeyen bir kente dair.

Çünkü bugün şunu hatırlıyoruz:
Katilin lakabını biliyoruz.
Ama öldürülen insanların adlarını bilmiyoruz.

Ve belki de asıl utanç verici olan budur.

Ankara’nın geçmişi sandığımız kadar steril değildir.
Sadece daha iyi saklanmıştır.