Ankara’da bir akşamdır.

Takvimler 1919’un sonlarıyla 1920’nin başları arasında bir yerde durur. Dışarıda bozkırın ayazı, içerideyse ondan daha sert bir soğuk vardır: belirsizlik.

Kapalı bir odada iki kişi oturur.

Biri Halide Edip Adıvar, diğeri Mustafa Kemal Atatürk.

İkisi de aynı ülkenin kurtuluşunu ister.

Ama o ülkenin nasıl kurtulacağı konusunda artık aynı yerde durmazlar.

Halide Edip konuşurken dünyayı hesaba katar.

Gördüklerini, bildiklerini, temas kurduğu Batı’yı… Wilson İlkeleri’ni, Amerika’nın Avrupa’ya göre daha “temiz” görünen sicilini, Anadolu’nun parçalanma ihtimalini. Onun zihninde mesele ideolojik değil, hayatta kalmaya yöneliktir.

Amerikan mandası fikrini savunurken söylediği şey şudur aslında:

“Bu ülke tek başına ayakta duramayacak kadar yorgun. Geçici, sınırlı bir koruma, nefes almamızı sağlayabilir.”

Bu bir teslimiyet çağrısı değildir onun için.

Bir zaman kazanma önerisidir.

Mustafa Kemal ise daha az konuşur.

Ama konuşmadığı her an, kararının ne kadar kesin olduğunu gösterir. Onun zihninde denge hesabı yoktur; bir eşik vardır. O eşik aşıldığında geri dönüş olmayacağını bilir.

Mandayı duyduğu anda mesele onun için kapanır.

Çünkü ona göre:

“Bir millet kaderini başkasına emanet ettiği an, artık millet değildir.”

Mustafa Kemal’in itirazı Amerika’ya değil, bağımlılığın kendisinedir.

Geçici diye sunulan her şeyin kalıcılaşacağını, koruma adı altında iradenin devredileceğini görür. Bu yüzden mandaya yalnızca karşı çıkmaz; onu Cumhuriyet fikriyle bağdaşmaz bulur.

İşte kırılma tam burada yaşanır.

Bu bir tartışma değildir.

Bir bağırış çağırış, bir restleşme hiç değildir.

Sadece iki farklı gelecek tasavvuru aynı odada yan yana durur ve artık ilerleyemez.

Halide Edip, içinden şunu düşünür:

“Bu kadar büyük risk alınmaz. Dünya bu kadar karşıya alınmaz.”

Mustafa Kemal ise şunu:

“Bu kadar büyük risk alınmazsa, bu ülke hiç kurulmaz.”

O akşam kapı sertçe kapanmaz.

Ama o kapıdan çıkıldığında artık aynı yürüyüş mümkün değildir.

Halide Edip, Ankara’nın merkezinden yavaş yavaş çekilir.

Daha sonra yurtdışına gider. Cumhuriyet’le arasına mesafe koyar; zaman zaman eleştirir, çoğu zaman susar. Bu suskunluk bir pişmanlıktan çok, gerçekleşmeyen bir ihtimalin yasını taşır.

Mustafa Kemal ise yalnızlaşmayı göze alır.

Mandasız, desteksiz, himayesiz bir yol seçer. Bu yol daha kanlıdır, daha serttir, daha belirsizdir. Ama sonunda adı konur: tam bağımsızlık.

Tarih bu iki yoldan birini seçer.

Cumhuriyet o kapalı odada reddedilen mandanın küllerinden doğar.

Ama bu hikâye, Halide Edip’i “yanlış”, Mustafa Kemal’i “inatçı” yapmaz.

Sadece şunu gösterir:

Biri dünyayı doğru okuyordu.

Diğeri dünyayı değiştirmeye kalktı.

Ve bazen tarih,

dünyayı doğru okuyanları değil,

dünyayı değiştirmeye cesaret edenleri yazar.