Anadolu, uygarlıkların beşiği deriz ya, aslında o beşiğin altı da hiç boş durmaz. Yerin altındaki o görünmez fay hatları, tarihin seyrini değiştiren, şehirleri yerle bir eden, bazen de efsaneleri besleyen asıl aktörlerden biri. Biz yukarıda taşları, yazıtları, anıtları konuşurken, toprak altı da kendi dilinde konuşmaya devam ediyor.
Geçtiğimiz aylarda Gizlenenin Peşinde için Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde çok değerli bir isimle, deneyimli arkeolog Belma Kulaçoğlu ile bu konuyu konuşmuştuk. Aslında söyleşinin başlığı basit gibiydi: “Ankara’nın Toprağının Altında Ne Var?” Ama konu derinleştikçe, mesele sadece Ankara’nın değil, bütün Anadolu’nun toprağının altındaki o sessiz tehlikeye geldi dayandı. Depremler, sadece bugünümüzü değil, geçmişi de şekillendiren en önemli gerçeklerden biri.
Bu toprakların geçmişinde iz bırakan depremlerden biri hiç kuşkusuz Truva’da yaşandı. Homeros’un dizelerinde efsaneleştirilen Truva Savaşı, o meşhur tahta at hikâyesi… Ama arkeoloji başka şeyler söylüyor. Bu meseleyi yine bir başka söyleşide, arkeolog Dilan Gündoğan’dan dinlediğimde doğrusu farklı bir bakış açısının kapısı aralandı. Çanakkale’deki kazılarda ortaya çıkan yıkım izleri, taşların yerlerinden düzensizce oynaması, o bölgede hâlâ aktif olan Kuzey Anadolu Fay Hattı'nın kente nasıl bir kader çizdiğini açıkça gösteriyor. Dilan Hanım’ın ifadesiyle, "Bazen efsaneler, gerçeği saklamaz, sadece süsler." Belki o gece Truva’nın surlarını aşan asıl şey, bir tahta yapı değil de yerin altından gelen sarsıntıydı.
Anadolu’nun bir başka köşesinde, Akdeniz’in mavisiyle yeşilin buluştuğu Patara’da ise antik dünyanın mühendislik ustalığı, depremlere karşı adeta meydan okumuş. Orada yükselen, neredeyse iki bin yıllık Patara Deniz Feneri, sadece denizcilere yol göstermemiş, aynı zamanda doğanın şiddetine karşı nasıl akılcı çözümler üretildiğinin de örneği olmuş. Yine Dilan Gündoğan’ın anlattığı o ilginç ayrıntıyı unutmak mümkün değil: Fenerin temelinde kullanılan yuvarlak taşlar, sarsıntı anında bir makara gibi hareket ediyor, böylece yapı yıkılmadan ayakta kalıyor. Antik çağ insanı, depremin ne zaman geleceğini bilmezdi belki ama geldiğinde taşların nasıl davranması gerektiğini iyi biliyordu.
Elbette Anadolu’da depremin kaderini belirlediği tek yer Truva ya da Patara değil. Manisa yakınlarındaki Sardes kenti, Roma döneminde büyük bir yıkımla sarsıldı. İmparator Tiberius’un bölgeye gönderdiği yardımlar bile, o taşları eski yerine koymaya yetmedi. Antakya defalarca yıkıldı, defalarca kuruldu. Depremler, sadece taşları değil, insan belleğini de yerinden oynattı.
Belma Kulaçoğlu ile sohbet ederken şunu da fark ettim; aslında Ankara bile zannettiğimiz kadar “sarsılmaz” bir şehir değil. Altında yatan katmanlar, fay hatlarının izleri, eski çağlardan bugüne kadar yaşanan sarsıntılar, kentin tarihine sessizce kazınmış durumda. Üstelik bu sadece Ankara için değil, bütün Anadolu için geçerli. Toprak üstünde yükselen her antik şehir, taş üstüne taş koymadan önce, altındaki sessiz gerçeği bilmek zorundaydı.
Bazen düşünüyorum; biz tarihi hep yukarı bakarak anlamaya çalışıyoruz. Oysa asıl cevap çoğu zaman ayaklarımızın altında, toprağın derinliklerinde yatıyor. Ve o toprak, yeri geldiğinde sadece taşları değil, hafızayı da sarsıyor.
Bugün deprem uzmanları cihazlarla, haritalarla, grafiklerle o görünmez tehlikeyi ölçüyor. Ama binlerce yıl önce, Anadolu insanı taşların dilinden, yıldızların hareketinden, bazen de efsanelerden bu sarsıntıları okurdu. Truva’nın, Patara’nın, Sardes’in, Antakya’nın yıkılan taşlarında ve Belma Kulaçoğlu’nun, Dilan Gündoğan’ın anlattıklarında gördüğümüz gibi, o tarih hâlâ bizimle birlikte yaşıyor.
Anadolu, sadece üstünde yürüdüğümüz toprak değil; altındaki hareket, geçmişin ve geleceğin birbirine bağlandığı görünmez bir hat. Ve bu hattın hikâyesi daha çok konuşulacak gibi.