27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal Ankara’ya geldiğinde şehir, sanıldığı gibi yekpare değildi. Seymenlerin coşkusunun hemen arkasında, konak salonlarında, cami kürsülerinde, kapalı toplantılarda başka bir Ankara vardı. Bu, kurşun sıkmayan ama irade aşındıran bir cepheydi.

KONAKLAR: ADRESİ OLAN TEREDDÜT

O günlerin Ankara’sında Milli Mücadele karşıtlığı ya da tereddüt, meydanlarda değil konaklarda dolaşıyordu. Özellikle Ulus–Kale hattında, Koyunpazarı ve Atpazarı çevresindeki büyük Ankara evleri, görünmeyen cephenin doğal mekânlarıydı.

Bu evlerde bir araya gelenler:

  • Eski Osmanlı bürokratları
  • Ticaretle uğraşan eşraf
  • Medrese kökenli kanaat önderleri
  • İttihatçı geçmişi olup yönünü kaybetmiş isimlerdi

Konuşulan cümleler neredeyse aynıydı:

“İngilizle çatışılmaz.”
“Halife varken Ankara ne olabilir?”
“Amerikan mandası hiç yoktan iyidir.”

Bu sözler hatıratlarda da geçer, Ankara’daki takip notlarında da.

CAMİ KÜRSÜLERİ: FETVAYA GİDEN YOL

Görünmeyen cephenin en kritik alanı din diliydi. Ankara’da hangi camide ne söylendiği, hangi vaazın “itaat” vurgusu taşıdığı yakından izleniyordu.

Bu noktada iki isim hattı belirginleşir.

İstanbul Hattı: Dürrizade Abdullah

Şeyhülislam Dürrizade Abdullah, Osmanlı bürokrasisi içinde yükselmiş, sarayla güçlü bağları olan bir figürdü. 1920’de yayımladığı fetvada Kuvayı Milliye için kullanılan dil nettir:
– Asi
– Eşkıya
– Halifeye başkaldıran

Bu fetvayı destekleyen ya da sessiz kalan din adamlarının ortak özelliği, İstanbul’la bağlarını koparamamış olmalarıydı.

Ankara Hattı: Mehmet Rifat Börekçi

Ankara Müftüsü Mehmet Rifat Börekçi, medrese kökenliydi ama siyaseti çok iyi okuyan bir isimdi. Onun çevresinde toplanan 153 din âlimi, yalnızca dini değil, siyasal bir tavır aldı.

Ankara fetvasının özü şuydu:

“Vatan müdafaası farzdır.
İşgale karşı koymak meşrudur.”

Bu imzacıların çoğu:

  • Taşra ulemasıydı
  • Saraydan maaş almıyordu
  • Yerel halkla doğrudan temas hâlindeydi

Bu yüzden Ankara fetvası sahada karşılık buldu.

İNGİLİZ RAPORLARI: UMUT İÇ ÇÖZÜLMEDİR

İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği, Ankara’yı yakından izliyordu. Raporlar askerî değil, siyasal çözülme ihtimali üzerine kuruluydu.

1919 sonu–1920 başı raporlarında geçen ifadeler dikkat çekicidir. Bir raporda Mustafa Kemal için şu değerlendirme yer alır (Türkçeleştirilmiş hâliyle):

“Mustapha Kemal, Angora’da otoritesini pekiştirmektedir.
Hareket artık yerel bir isyan olmaktan çıkmıştır.”

Başka bir raporda ise asıl umut açıkça görülür:

“Angora’daki hareket, iç ayrılıklar ve dini karşı hamlelerle zayıflatılabilir.”

Yani İngiliz aklı, Ankara’yı top mermisiyle değil, fetva ve tereddütle durdurmayı hesaplamaktadır.

MANDACILIK: BİR FİKİR DEĞİL, BİR BELGE

Mandacılık, Ankara’da fısıltı değil, yazılı bir tartışmadır. Sivas Kongresi sonrası Amerikan mandası fikri, açıkça dile getirilmiştir.

Bu fikri savunanlar:

  • Ekonomik çöküşten korkanlar
  • Batı’nın “koruyuculuğuna” bel bağlayanlar
  • Anadolu’nun kendi kendini yönetemeyeceğini düşünenlerdi

Mustafa Kemal’in buna verdiği cevap yalnızca bir slogan değildir:

“Manda ve himaye kabul olunamaz.”

Bu cümle, Ankara’daki görünmeyen cephenin bel kemiğini kıran siyasi bir müdahaledir.

MEKÂNLA KURULAN İKTİDAR

Bu yüzden Ankara’da rastgele mekânlar seçilmedi:

  • Ziraat Mektebi karargâh oldu
  • Direksiyon Binası aklın merkezi oldu
  • Meclis egemenliğin ilanı oldu

Konaklardaki fısıltı, bu yapıların gölgesinde anlamını yitirdi.

SON SÖZ YERİNE

27 Aralık’tan sonra Ankara’da savaş:

  • Silahla değil, sözle yürüdü.
  • Cephede değil, salonlarda kazanıldı ya da kaybedildi.

Ankara’yı başkent yapan şey,
yalnızca coğrafyası değil;
görünmeyen cephede gösterdiği iradeydi.