Konumuz: Uzmanlar Cenneti
Garip bir çağda yaşıyoruz. Kimse sormuyor ama herkesin söyleyecek bir fikri var. Daha cümle bitmeden tavsiye hazır, daha derdini anlatmadan çözüm cebinde. Üstelik bu fikirler öyle çekingen falan da değil; son derece emin, kendinden menkul ve yüksek sesle dile getiriliyor.
Herkes profesör. Herkes uzman. Herkes senin hayatını senden iyi biliyor. Ne yapman gerektiğini, nerede hata yaptığını, aslında ne hissettiğini bile senden önce çözüyorlar. Sormadığın halde “Ben olsam…” diye başlayan cümleler, sanki hayat bir yarış ve herkes senin kulvarına girmekte özgürmüş gibi havada uçuşuyor.
İlginç olan şu: Bu kadar çok bilen insanın kendi hayatları pek de kusursuz görünmüyor. Her konuda akıl verenlerin çoğu, kendi dağınıklıklarıyla, erteledikleri hayalleriyle, yüzleşemedikleri eksikleriyle yaşamaya devam ediyor. Ama konu başkasının hayatı olunca netlik başlıyor. Orada tereddüt yok, orada empatiye gerek yok.
Belki de başkasının hayatı üzerine konuşmak daha kolay. Kendi hayatına bakmak cesaret istiyor çünkü. Eksiklerini kabul etmek, yanlışlarını görmek, susmak ve dinlemek zor. O yüzden herkes dışarıya bakıyor. Başkasının hayatında hata bulmak, kendi karmaşasını görmezden gelmenin en konforlu yolu.
Oysa herkes biraz kendi hayatına odaklansa… Kendi ilişkilerine, kendi yarım kalan işlerine, kendi çözemediği duygularına. Belki o zaman bu kadar çok “doğru”, bu kadar çok “olması gereken” dolaşmaz ortalıkta. Belki o zaman nasihat değil, anlayış konuşur.
Kimse mükemmel değil. Kimsenin hayatı ders kitabı değil. Ve kimse, sorulmadıkça profesör olmak zorunda da değil.
Belki de bu yüzden en çok susmayı bilenlere ihtiyacımız var. Her şeyi bildiğini sananlara değil; her şeyi bilmediğini kabul edebilenlere. Çünkü hayat, akıl verenlerin değil, kendisiyle yüzleşebilenlerin dersidir.