“Ölü Ozanlar Derneği Manastır’da Başladı” başlıklı dünkü yazımızda, Mustafa Kemal’in Manastır Askerî İdadisi yıllarında bir grup arkadaşla birlikte, dönemin dar kalıplarını aşan bir okuma topluluğu kurduğunu anlatmıştık. Şimdi o kıvılcımın peşine düşüyor ve bu arkadaşlıkların nasıl bir yolculuğa dönüştüğünü takip ediyoruz.

Manastır’da başlayan o sessiz kıyam, yalnızca kitaplarla sınırlı kalmadı. O taş avluda bir araya gelen genç subay adayları, yalnızca Rousseau’yu ya da Namık Kemal’i tartışmadılar; kendi geleceklerini, bir milletin akıbetini konuşuyorlardı. Ve bu konuşmaların sessiz tanıkları olan duvarlar, yıllar sonra bambaşka cephelerde, bambaşka meydanlarda yankılanan bir inancın temellerine tanıklık etti.

Bu küçük okuma grubunun kimlerden oluştuğuna dair kaynaklar sınırlı ama bazı isimler parlıyor: Ali Fethi (Okyar), Ömer Naci, Hüsrev Gerede, Salih Bozok gibi isimler, ya doğrudan bu çemberin içindeydiler ya da ona temas eden benzer ruhlarda yürüyorlardı. Sonradan her biri farklı yönlere savrulacak olan bu gençler, o günlerde aynı şeye inanıyorlardı: Düşünce özgürlüğü, ulusun onuru ve çağdaşlaşma.

Ömer Naci, Manastır’da şiir okuyan, edebiyatla coşan bir hatiptir. O, cephelerde bile kalemiyle şiir yazmaya devam eden bir ruhtur. Mustafa Kemal'in hayatında özel bir yer tutar; hem düşünsel hem duygusal olarak onu beslemiştir. Zaten Atatürk, yıllar sonra bile onun anısını yaşatmış, mezar taşını özel olarak yaptırmıştır.

Ali Fethi ise belki de en uzun soluklu yol arkadaşıydı. Manastır'dan başlayıp Selanik'e, oradan Paris'e, Meclis'e ve nihayet Ankara'ya kadar süren bir dostluk. Aralarındaki fikir ayrılıkları olsa da bu ayrılıklar asla şahsi nefrete dönüşmemiştir. Cumhuriyet'in ilk yıllarında Başbakanlık koltuğuna oturan da oydu. Onunla yapılan fikir tartışmaları bile saygı doluydu.

Ve Salih Bozok… Hep yanı başında. Ne zaman bir zafer kazansa, ne zaman bir kayıp yaşansa orada. Adeta gölgesi gibi. Mustafa Kemal'in ölüm anına kadar ona refakat etmiş bir dost.

Ama belki de en çarpıcı hikâyelerden biri Hüsrev Gerede’ninki. Manastır’da başlayan tanışıklık, onu Cumhuriyet yıllarında önemli diplomatik görevlere taşıdı. Berlin’de büyükelçilik yaparken, Avrupa'nın yeni savaşlara sürüklendiği bir dönemde Atatürk’ün sesini dünyaya duyurmaya çalıştı.

Bu isimlerin her biri, Manastır'daki o küçük çemberden çıkan yol arkadaşlarıydı. Zamanla kimileri fikir ayrılığı yaşadı, kimileri yollarını ayırdı. Ama hiçbirinin etkisi silinmedi. Çünkü onların kurduğu o düşünsel iklim, bir nesli yetiştirdi. Ve o nesil, bir Cumhuriyet kurdu.

Bugün geriye dönüp baktığımızda, Manastır’daki o “tabelasız dernek”in etkisini sadece Cumhuriyet’in temelinde değil, özgür düşüncenin damarlarında da görebiliyoruz. Kitaplar arasında başlayan dostluklar, cephelerde omuz omuza direnişe, Meclis kürsüsünde fikir mücadelesine, diplomaside millet onurunu koruma gayretine dönüştü.

Belki de bu yüzden, bir milletin kaderi bazen birkaç gencin gece yarısı bir mum ışığında okuduğu bir kitaptan, tartıştığı bir fikirden, tarttığı bir vicdandan başlar.

Ve o vicdan, hâlâ bizimle...