Ankara’yı hep yukarıdan okuyoruz.

Kaleye bakıyoruz.

Meclis’e bakıyoruz.

Taşa, anıta, duvara bakıyoruz.

Oysa bu şehrin asıl hikâyesi yukarıda değil.

Aşağıda akıyor.

Bir sabah Ulus’ta yürürken bunu düşündüm. Ayağımın altındaki taşların bir sesi var gibiydi. Duyulmayan ama hissedilen bir ses… Sanki bu şehir konuşuyor ama biz artık dinlemiyoruz.

Sonra şu soru geldi aklıma:

Ankara gerçekten sustu mu, yoksa biz mi duymayı unuttuk?

Bugün Ankara dediğimiz bu şehir, bir zamanlar Ancyra idi. Roma’nın kurduğu bu düzen, yalnızca görünen yapılardan ibaret değildi. Asıl düzen, toprağın altında kurulmuştu.

Roma, şehri sadece taşla değil, suyla kurdu.

Yer altına döşenen kanallar, suyu taşıyan hatlar, atığı dışarı atan tüneller… Bunların her biri ayrı bir yapı değil, birlikte çalışan bir sistemdi. Bugün “altyapı” dediğimiz şey, o gün bir yaşam organizmasıydı.

Ve belki de en dikkat çekici olanı şuydu:

Bu sistem sessizdi.

Su akıyordu ama şehir gürültü duymuyordu. Roma mühendisliği, sadece işlev üretmez; huzur da üretirdi. Bugün modern şehirlerin hâlâ çözmeye çalıştığı mesele, Ankara’da iki bin yıl önce çözülmüştü.

Peki sonra ne oldu?

Ankara büyüdü. Değişti. Dönüştü.

Şehrin ana damarlarından biri olan Çubuk Çayı, zamanla gözden uzaklaştırıldı. Yatağı değiştirildi, üzeri kapatıldı, kontrol altına alındı. Su, hayatın merkezinden çekildi.

Ve biz de onunla birlikte bir şeyi kaybettik.

Çünkü su sadece akmaz.

Hafıza taşır.

Bugün Ankara’da yürürken gördüğümüz her şey—meydanlar, binalar, sokaklar—aslında görünmeyen bir sistemin üstüne kuruludur. Bu şehir, kendi altına yaslanarak ayakta durur.

Ama biz yalnızca üstünü konuşuyoruz.

Belki de mesele tam burada başlıyor.

Bir şehri anlamak için nereye bakmak gerekir?

Yukarıya mı?

Yoksa aşağıya mı?

Ben artık Ankara’ya bakarken başımı kaldırmıyorum.

Biraz eğiliyorum.

Çünkü bazı şehirler konuşmaz.

Akar.