Ankara’yı hep taşla anlatıyoruz.

Kaleyle… sütunla… tapınakla…

Oysa bu şehrin en eski “yönetim aklı” taşın içinde değil.

Belki de bir zamanlar rüzgârın içinde, yaprakların arasındaydı.

Bugün adını neredeyse kimsenin anmadığı bir yer var:

Drunemeton.

Bir yapı değil bu.

Bir bina hiç değil.

Bir koru.

Antik dünyanın dikkatli gözlerinden Strabon, Ankara çevresinde yaşayan Galatların önemli kararlarını burada aldığını yazıyor.

Cümle kısa. Ama bıraktığı iz derin.

Çünkü bu, bize şunu söylüyor:

Bu şehirde, daha ortada ne Roma vardı ne Bizans…

bir “toplanma iradesi” vardı.

Drunemeton’un duvarı yoktu.

Kapısı yoktu.

Bir eşik bile yoktu.

İnsanlar bir araya geliyordu…

ağaçların altında.

Belki bir çember oluşturuyorlardı.

Belki herkes birbirinin yüzünü görüyordu.

Birinin diğerinden daha yukarıda durduğu bir kürsü yoktu.

Ama bu, eşitlik demek miydi?

Tam olarak değil.

Muhtemelen orada bulunanlar, herkes değildi.

Savaşçı önderler… kabile temsilcileri…

belki de söz hakkı olan bir sınıf.

Yani bugünkü anlamda bir demokrasi değil.

Ama tek bir kişinin hükmü de değil.

Burada asıl dikkat çekici olan şu:

Karar kapalı bir mekânda alınmıyor.

Gökyüzünün altında alınıyor.

Toprakla temas ederek.

Bu, sadece bir yönetim biçimi değil…

bir dünya görüşü.

Peki bu yer neredeydi?

Kesin cevap yok.

Ama güçlü ihtimaller var.

Araştırmaların önemli bir kısmı, Gordion ve çevresini işaret eder.

Sakarya havzası… eski yolların kesiştiği, doğal korulukların bulunduğu bir alan.

Ama bir başka ihtimal daha var.

Daha sessiz… daha huzursuz edici:

Drunemeton, bugünkü Ankara’nın içinde olabilir.

Çünkü bu şehir, sandığımız kadar çıplak değildi.

Parça parça ormanlık alanları vardı.

Meşe kümeleri… doğal açıklıklar…

Bugün betonun altında kalan bir hafıza.

Şimdi daha zor bir soruya gelelim:

Roma, Ankara’ya geldiğinde neden kendi anıtlarını tam bu merkezlere kurdu?

Örneğin Augustus Tapınağı…

Sadece uygun bir araziye mi yapıldı?

Yoksa daha önce kutsal kabul edilen bir yerin üzerine mi?

Tarih bunu açıkça söylemez.

Ama bildiğimiz bir şey var:

Yeni gelen güç, eski kutsalı tamamen yok etmez.

Onu dönüştürür.

Ağaç gider… taş gelir.

Ama mekân kalır.

Ankara’nın hikâyesi biraz da bu yüzden farklıdır.

Galatlar gelir.

Romalılar gelir.

Bizans gelir.

Selçuklu, Osmanlı, Cumhuriyet…

Hepsi değişir.

Ama bir şey değişmez:

Bu şehir, hep bir “merkez” olur.

Belki de bunun ilk provası,

bir meşe koruluğunda yapıldı.

Bugün Ulus’tan geçerken…

ya da bir parkın içinden yürürken…

Hiç durup şu soruyu sordun mu kendine?

Bu şehirde bir yerde,

hâlâ toprağın altında kalmış bir çember olabilir mi?

İçinde seslerin dolaştığı…

kararların alındığı…

ve bir topluluğun kendini ilk kez “birlikte” hissettiği bir çember…

Belki de Ankara’yı anlamak için

önce taşa değil,

ağaca bakmak gerekir.