Ankara’da bazı tepeler vardır; yalnızca yükselmezler, aynı zamanda hatırlarlar. Rasattepe de onlardan biridir. Bugün milyonlarca insanın Anıtkabir diye bildiği bu tepe, Cumhuriyet’in en büyük sessizliğini taşır. Ama bu sessizlik yalnızca 20. yüzyıla ait değildir. Rasattepe’nin hafızası, Atatürk’ün naaşından çok daha eskilere, Frigya’nın karanlık ama görkemli çağlarına kadar uzanır.

Bunu anlamak için 1940’lı yıllara, Anıtkabir’in henüz bir fikir olduğu günlere gitmek gerekir.

Devlet, Atatürk için yapılacak ebedî istirahatgâhın yerini seçmişti. Rasattepe, Ankara’nın ortasında yükselen, şehre hâkim bir noktadaydı. Ama inşaat başlamadan önce yapılan kazılar, bu tepenin sıradan bir yükselti olmadığını ortaya koydu. Toprağın altından çıkanlar, Cumhuriyet’in mühendislerini değil, arkeologlarını ilgilendiriyordu. Çünkü Rasattepe’nin altı, yaklaşık 2600 yıl önce yaşamış Friglerin mezarlarıyla doluydu.

Bunlar basit mezarlar değildi.

Kesme taşlarla oluşturulmuş mezar odaları, defin kapları, kemik kalıntıları ve Frig seramikleri, buranın bir nekropol, yani seçkinlere ait bir mezarlık alanı olduğunu açıkça gösteriyordu. Frigler, sıradan insanlarını düz toprağa gömerdi. Ama yöneticilerini, soylularını ve muhtemelen krallarını tepelerin üstüne yerleştirirdi. Çünkü tepe, yalnızca bir coğrafya unsuru değil, bir egemenlik sembolüydü. Yüksek olan, hem göğe yakındı hem de yeryüzüne hükmediyordu.

Frigya’nın başkenti Gordion’da yükselen dev tümülüsler, bu anlayışın en güçlü örnekleridir. Rasattepe’de bulunan mezarlar, Gordion’daki kadar büyük değildi belki. Ama onların da aynı geleneğin parçası olduğu kesindi. Bu tepe, Frig elitlerinin ölümden sonra bile yüksek kalmak istediği bir yerdi.

Burada sorulması gereken soru şudur: Bu bir tesadüf müydü?

Cumhuriyet’in kurucusunun mezarı, binlerce yıl önce Anadolu’nun başka bir egemenlik düzenine ait seçkinlerin gömüldüğü bir tepenin üstüne inşa edilmişti. Üstelik bu gerçek, inşaat başlamadan önce yapılan kazılarla bilinmesine rağmen, yer değiştirilmemişti.

Bu kararın yalnızca mühendislik gerekçeleriyle açıklanması eksik kalır.

Çünkü devletler de, tıpkı insanlar gibi, sembollerle yaşar.

Frigya, Anadolu’da merkezi otorite kurmuş ilk büyük siyasi yapılardan biriydi. Ankara, o dönemde de önemli bir yerleşim noktasıydı. Antik adı Ankyra olan bu şehir, yalnızca bir ticaret durağı değil, aynı zamanda bir yönetim merkezinin uzantısıydı. Ve Rasattepe, bu yönetici sınıfın ölülerini teslim ettiği bir tepeydi.

Yüzyıllar geçti. Frigya yıkıldı. Roma geldi, Bizans geçti, Selçuklu ve Osmanlı bu topraklarda hüküm sürdü. Ama tepe yerinde kaldı. Çünkü tepeler devletlerden daha uzun yaşar.

1938’de Mustafa Kemal Atatürk hayata gözlerini yumduğunda, onun bedeninin nereye emanet edileceği yalnızca bir defin meselesi değildi. Bu, aynı zamanda bir tarih meselesiydi. Ve 1953’te naaşı Anıtkabir’e getirildiğinde, aslında yalnızca bir mezara değil, Anadolu’nun binlerce yıllık egemenlik coğrafyasının sembolik merkezlerinden birine yerleştirildi.

Bugün Anıtkabir’i ziyaret edenler, mermer blokları, sütunları ve geniş meydanı görür. Ama çok azı, o mermerlerin altında Frigya’nın sessiz tanıklarının yattığını bilir. Çok azı, bu tepenin Cumhuriyet’ten önce de bir “son durak” olduğunu fark eder.

Bu durum, tarihin bazen kelimelerle değil, mekânla yazıldığını gösterir.

Frig kralları ile Cumhuriyet’in kurucusu arasında doğrudan bir bağ yoktur elbette. Ama onları birleştiren şey, aynı toprağın seçilmiş yüksekliğidir. Aynı tepe, farklı çağlarda aynı sembolü taşımıştır: egemenlik ve süreklilik.

Belki de bu yüzden Rasattepe yalnızca bir anıtın yükseldiği yer değildir.

O, Anadolu’nun hafızasının katman katman biriktiği bir noktadır.

Ve bugün o tepenin üstünde duran Anıtkabir, yalnızca bir liderin mezarı değil, bu topraklarda egemenliğin binlerce yıldır nasıl şekil değiştirdiğinin sessiz bir ifadesidir.

Çünkü bazı mezarlar yalnızca bir insanı değil, bir tarih fikrini taşır.

Ve Rasattepe, o fikrin en yüksek noktalarından biridir.