Tarihte bazı anlar vardır; o anlarda söylenen sözlerden çok, o sözün söylendiği andaki ruh hâli belirler geleceği. Çünkü bazen bir lider konuşmaz. Bir lider, bir millet adına sınır çizer.
Mustafa Kemal Atatürk’ün öfkesi, işte böyle anlardandır.
Onu yakından tanıyan herkes aynı şeyi söyler: Kolay öfkelenen bir insan değildi. Aksine, soğukkanlıydı. Cephede ölümle burun buruna gelmiş bir komutanın dinginliğine sahipti. Ama bazı konular vardı ki, o konulara dokunulduğunda ortaya çıkan tepki, bir insanın öfkesi değil, bir devletin refleksi olurdu.
Bu anlardan biri, Cumhuriyet’in henüz çok genç olduğu günlerde, Çankaya Köşkü’nde yaşandı.
Lozan Antlaşması imzalanmıştı. Türkiye artık resmen bağımsızdı. Ama kâğıt üzerindeki bağımsızlık ile zihindeki bağımsızlık aynı şey değildir. Yüzyıllar boyunca kapitülasyonlarla yaşamış bir imparatorluğun küllerinden doğan yeni bir devlet, Avrupa’nın gözünde hâlâ alışkanlıkların gölgesindeydi.
O akşam Çankaya’da bir yemek vardı. Masada yabancı diplomatlar, yeni devletin temsilcileri ve Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal oturuyordu. Konuşmalar diplomatik nezaket sınırları içinde ilerliyordu. Ta ki, Avrupalı bir diplomatın, yumuşak ama küçümseyici bir cümle kurmasına kadar.
Diplomat, Türkiye’nin bağımsızlığını tanıdığını söylüyor, ama ardından şu anlama gelen bir ifade kullanıyordu: Türkiye’nin ekonomik ve siyasal geleceğinde Avrupa’nın rehberliğine ihtiyaç duyacağı…
Bu cümle, bir öneri gibi görünüyordu. Ama aslında bir alışkanlığın devamıydı. Osmanlı’ya yüzyıllarca rehberlik eden, yani yön veren zihniyetin, Cumhuriyet’i de aynı yerde görme alışkanlığı.
Mustafa Kemal bir süre sustu.
Masadakiler onun düşündüğünü sandı.
Ama o anda, sağ elini masaya sertçe vurdu.
Masadaki bardaklar titredi. Konuşmalar kesildi. Odanın içindeki hava bir anda değişti.
Ve Atatürk, gözlerini diplomata dikerek, tarihe geçecek o sınır cümlesini kurdu:
“Türkiye Cumhuriyeti, hiçbir yabancı devletin rehberliğine ihtiyaç duymayacaktır.”
Bu bir öfke patlaması değildi.
Bu, bir kapının kapanmasıydı.
Bu, yüzyıllarca açık kalmış bir bağımlılık kapısının, ilk kez içeriden kapatılmasıydı.
Masada bulunan tanıklardan biri, yıllar sonra bu anı anlatırken şunu söyleyecekti:
“Atatürk bağırmadı. Ama sesi öyle bir sertleşti ki, kimse gözlerinin içine bakamadı.”
Çünkü o anda konuşan bir insan değildi. Konuşan, bağımsızlığını yeni kazanmış bir milletin iradesiydi.
Atatürk’ün öfkesi, hiçbir zaman kişisel değildi. Ona yönelmiş bir hakarete değil, milletin egemenliğine yönelmiş bir gölgeye karşı ortaya çıkardı. Bu nedenle onun öfkesi yıkıcı değil, kurucuydu.
Nitekim hayatı boyunca aynı refleksi başka anlarda da gösterdi.
Bursa’da Cumhuriyet devrimlerine karşı çıkanlara karşı ayağa kalktığında, bu bir inanç meselesi değil, bir egemenlik meselesiydi.
Cephede geri çekilmeyi önerenlere karşı “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır” dediğinde, bu bir askeri taktik değil, bir varoluş kararıydı.
Yalova’da bir çınar ağacının kesilmesini engellediğinde, bu sadece bir ağacı korumak değil, bir uygarlık anlayışını savunmaktı.
Çünkü o biliyordu: Bir millet, önce zihninde bağımsız olur.
Ve zihinsel bağımsızlık, bazen bir cümleyle başlar.
Bazen de bir yumrukla.
Masaya vurulan o yumruk, bir diplomata verilmiş bir cevap değildi.
O yumruk, tarihe vurulmuştu.
Ve o andan sonra, Türkiye artık rehberlik edilen bir ülke değil, kendi yolunu kendi çizen bir devlet olacaktı.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, o anın büyüklüğünü daha iyi anlıyoruz.
Çünkü bazı anlar vardır; o anlarda bir lider öfkelenmez.
Bir lider, milletinin sınırlarını çizer.
Ve o sınır, bir daha asla geri çekilmez.