Bazı yapılar vardır; yıkıldıklarında enkaz bırakmazlar.
Sadece hafızadan silinirler.
Ankara’nın tam ortasında, Kızılay’da, bugün binlerce insanın her gün önünden geçtiği bir noktada, bir zamanlar mermi başlığı formunda bir betonarme yapı duruyordu. Ne heykeldi, ne anıttı. Estetik iddiası yoktu. Gösterişsizdi. Ama fazlasıyla ciddiydi.
Arşiv diliyle söylersek:
II. Dünya Savaşı yıllarında, Ankara’nın muhtemel hava saldırılarına karşı alınan pasif savunma tedbirleri kapsamında inşa edilmiş özel amaçlı bir sığınaktı.
Şekli rastgele değildi. Konik, yukarı doğru daralan, yaklaşık 4–5 metre yüksekliğinde, patlamaya ve basınca dayanıklı olacak şekilde tasarlanmıştı. “Mermi başlığı” benzetmesi, halkın uydurduğu bir lakap değil; yapının bizzat kendisinin anlattığı bir formdu.
Bu sığınak sıradan yurttaşlar için değildi. Kızılay binasının hemen yanı başına konumlandırılması, dönemin devlet aklının kimi korumaya öncelik verdiğini açıkça gösterir. İçinde yalnızca barınma alanı değil, yiyecek depolama bölmeleri ve soğutma düzenekleri bulunuyordu. Yani bu yapı, “olursa bakarız” duygusuyla değil; gerçekten beklenecek bir felaket varsayımıyla yapılmıştı.
Bugün Ankara’nın savaş görmemiş bir şehir olduğu sıkça söylenir. Doğrudur. Ama bu, savaş ihtimalinin hiç ciddiye alınmadığı anlamına gelmez. Aksine… Bu sığınak, Cumhuriyet’in erken dönem güvenlik refleksinin betonlaşmış hâliydi.
Ve sonra…
1970’li yıllarda, sessiz sedasız kaldırıldı.
Ne bir tören, ne bir açıklama, ne de bir bilgilendirme levhası…
Yerinde boşluk bile kalmadı; çünkü boşluk da hatırlatır.
Bugün oradan geçenlerin çoğu, aynı noktada bir zamanlar Ankara’nın savaş ihtimaline karşı inşa edilmiş bir yapının durduğunu bilmiyor. Bilmemeleri doğal; çünkü şehir hafızası kendiliğinden değil, bilinçli tercihlerle silinir.
Bu sığınak bize şunu hatırlatıyor:
Ankara yalnızca bakanlıklar, bulvarlar ve meclis binasından ibaret değildir. Aynı zamanda korkuların, ihtimallerin ve hazırlıkların da başkentidir. Görünmeyen, anlatılmayan ve unutulması tercih edilen bir Ankara vardır.
Belki de asıl soru şudur:
Biz mi bu yapıyı unuttuk,
yoksa şehir mi bize unutturuldu?