Bazen insan sabahın erken saatinde, kahvesini yudumlarken kendini tarihin ortasında buluyor. Benim de bu sabahki yolculuğum öyle başladı.
Kafamda bir soru dönüp duruyordu: Medeniyetler adaletle mi büyür, merhametle mi? Kanla mı, barışla mı?
İnsan doğasına en yakın, en yumuşak, en “naif” haliyle bir uygarlık mümkün olmuş mudur hiç?
Bir yerlerde, savaşsız, korkusuz, vicdanla kurulmuş bir düzen yaşamış mıyız gerçekten?

Bu sorunun peşine düştüm. Yazılı kaynaklara, arkeolojik metinlere, dijital arşivlere uzandım. Her satır, her kabartma, her antik satırda başka bir iz vardı.
Asurların kabartmalarında kazığa oturtulmuş esirler, Babil’in kanun taşlarında acımasız hükümler, Roma’da haçlar, Perslerde işkence kayıtları…
Ama bütün o kanın arasında sanki bir yerde, daha sessiz, daha insanca bir ışık parlıyordu.
Ve yolum, o ışığın halkına — Uygurlara — çıktı.

Bozkırın rüzgârı çoğu zaman demir ve kan kokar.
Ama bir an gelir, o rüzgâr yumuşar; kılıçlar yere iner, dizginler çözülür.
İşte tarihin böyle bir anında Uygurlar, karanlığa karşı ışığı, fethe karşı bilgiyi, öfkeye karşı merhameti seçtiler.
O gün insanlık tarihine benzersiz bir cümle eklendi: Kan dökmek günah, iyilik ibadettir.

Yıl 762.
Uygur Kağanı Bögü, Çin’in Tang sarayına yaptığı bir seferde Mani rahipleriyle tanışır.
Rahiplerin söyledikleri, savaşla büyümüş bir halkın yüreğinde daha önce yankılanmamış bir düşünce uyandırır:
Evren iki güçten oluşur — ışık ve karanlık — ve karanlığı yenmenin yolu onu yok etmek değil, ona benzememektir.
Bögü Kağan o gece kararını verir.
Uygur Kağanlığı artık kılıcın değil, ışığın devletidir.

Bu karar sadece bir inanç değişimi değildir.
Devletin dili değişir, toplumun sesi değişir, gündelik hayatın ahengi değişir.
Kurban kesmek günah sayılır; hayvan öldürmek, ışığın kirlenmesi olarak görülür.
Savaş yerini ticarete bırakır. Tapınaklar aynı zamanda kütüphane olur, kervan yollarında artık askerler değil, bilginler ve rahipler yürür.
Turfan’dan Bezeklik’e, Hoço’dan Karaşar’a kadar uzanan topraklarda artık çekiç sesleri değil, kalemlerin, fırçaların, duaların sesi yankılanır.

Uygurlar o dönemde Orta Asya’nın “barış tacirleri” olarak anılır.
Zenginlik artık ganimetle değil, bilgiyle ölçülür.
Maniheizmin “ışık dini” halkın günlük hayatına kadar işlemiştir.
Yöneticiden bile öfke değil, yumuşaklık beklenir; halkı kırmadan yönetmek bir erdem değil, bir görevdir.
Bu devletin temeli adalet kadar, belki ondan da çok, vicdandır.

Kadınlar rahibe olur, sanatçılar kitap yazar, köleler hak sahibi sayılır.
Hayvanlar “can taşıyan varlıklar” olarak korunur.
İnsan, doğa ve ışık arasındaki o eski bağ yeniden kurulur.
Turfan mağaralarında bulunan duvar resimlerinde, ellerinde meyve taşıyan rahipler, savaşsız savaşçılar, dua değil barış için ellerini açan insanlar resmedilmiştir.
O resimlerin birinde hep aynı motif vardır:
Göğe uzanan bir ışık huzmesinin altında, başını eğmiş bir insan figürü.
Sanki “ışığın önünde kılıç değil, tevazu eğilir” der gibi.

Uygur Kağanlığı bir süre sonra yıkılır.
Ama bıraktığı iz, yüzyıllar sonra bile Anadolu’da duyulur.
Ahiler “eline, beline, diline sahip ol” derken, Yesevi dervişleri “nefsini öldür ama insanı değil” diye öğüt verirken, o Uygur sessizliğinin yankısıdır aslında bu.

Uygurlar tarihte ilk kez savaşı suç, merhameti güç, bilgiyi ibadet sayan bir devlet kurdular.
Bu yüzden onların Kağanlığı bir imparatorluk değil, bir vicdan medeniyetidir.
Ve belki de insanlık tarihindeki en büyük cesaret, kılıcı kuşanmak değil, onu yere bırakabilmektir.