Sabahattin Ali ve Ankara yan yana geldiğinde, akla bir edebiyat hikâyesinden çok bir uyumsuzluk düşer. Sanki biri fazla sessiz, diğeri fazla buyurgandır. Ankara konuşur, Sabahattin Ali dinlemez; Sabahattin Ali yazar, Ankara not alır.
Onun Ankara’daki günlük hayatı, başkentin parıltılı vitrinlerinden değil, dar sokaklardan, geçim sıkıntısından, sürekli tetikte olma hâlinden okunur. Memuriyetle yazarlık arasında sıkışmış bir hayat… Bir yanda resmî görevler, diğer yanda geceleri yazılan metinler. Ankara’da Sabahattin Ali’nin gündelik hayatı, bir “aydın hayatı” değildir; daha çok devletle mesafeyi korumaya çalışan bir bireyin hayatıdır. Kahveler, dost sohbetleri, kısa yürüyüşler… Hepsinin üstünde görünmeyen ama hissedilen bir gözetim duygusu vardır.
Bu şehirde insan, farkında olmadan sesini kısar. Sabahattin Ali ise ses kısmayı beceremeyenlerdendir.
Ankara onun eserlerine doğrudan girmez belki; ama atmosfer olarak sızar. Bürokrasi, soğukluk, insanın insana yabancılaşması… Özellikle öykülerinde ve yazılarında hissedilen o boğucu hava, taşranın değil, ironik biçimde başkentin ruhudur. Devletin merkezinde olmanın yarattığı yalnızlık, onun kaleminde bir karakter hâline gelir. İnsanlar vardır ama insani temas yoktur. Kurallar vardır ama adalet eksiktir.
Sabahattin Ali’nin kahramanları bu yüzden hep biraz yalnızdır. Çünkü yazar, yalnızlığı Ankara’da öğrenmiştir.
Ve sonra şu soru belirir:
Ankara neden Sabahattin Ali’yi barındıramadı?
Çünkü Ankara, eleştiriye tahammülü sınırlı bir şehirdir. Özellikle 1930’lu ve 40’lı yıllarda… Cumhuriyet kendini inşa ederken, eleştirel sesi “zamansız” bulur. Sabahattin Ali ise zamana uymayı değil, zamana soru sormayı seçmiştir. Onun yazdıkları, devleti rahatsız edecek kadar nettir; süslü değil, doğrudandır. Bu doğrudanlık, merkez için her zaman tehlikelidir.
Ankara, uyum ister.
Sabahattin Ali ise vicdan.
Bu yüzden yol kaçınılmaz olarak gölgeye düşer. Sorgulamalar, davalar, tutukluluklar… Ulucanlar’ın taş duvarları, onun Ankara’daki en net adreslerinden biri hâline gelir. Başkent, yazarı bağrına basmak yerine parmaklıkla tanımlar.
Sabahattin Ali Ankara’dan giderken, bir şehirden değil; bir beklentiden vazgeçer. Cumhuriyet’in merkezinde adalet, ifade özgürlüğü ve insan onurunun birlikte var olabileceğine dair umuttan…
Belki de bu yüzden, bugün geriye dönüp baktığımızda şunu daha net görürüz:
Ankara Sabahattin Ali’yi kaybetti,
ama Sabahattin Ali Ankara’yı tarihe not düştü.
Ve o not hâlâ okunuyor.
GİZLENENİN PEŞİNDE – SABAHATTİN ALİ’NİN ANKARA’SI: MERKEZ, GÖLGE VE YALNIZLIK
Taner Topçu
Yorumlar