Ankara’nın kenarına düşmüş bir yer değildir Etimesgut.

Öyle bakılır ama öyle değildir. Çünkü burası bir zamanlar bir köy değil, bir Cumhuriyet deneyi idi.

Bugün apartmanların, sitelerin, birbirinin aynısı sokakların arasında dolaşırken bunu fark etmek zor. Ama Cumhuriyet’in erken yıllarında Etimesgut, şu soruya verilen somut bir cevaptı:

“Bu ülkenin köylüsü nasıl bir yurttaş olacak?”

Burada mesele yalnızca tarım değildi.

Toprağı sürmek kadar, aklı sürmek de hedeflenmişti.

Etimesgut’ta eğitim, okul duvarlarıyla sınırlı değildi. Tarla derslikti, üretim sınavdı, kooperatif toplantıları ise demokrasi pratiği… İnsanlar yalnızca ürün yetiştirmiyor; birlikte karar almayı, söz söylemeyi, itiraz etmeyi öğreniyordu. Bugün çokça andığımız Köy Enstitülerinin ruhu, henüz adı konmadan burada dolaşıyordu.

Bu yüzden Etimesgut tesadüfen Ankara’nın yanı başında kurulmadı.

Mustafa Kemal Atatürk, bu deneyin merkezden görülmesini istiyordu. Başkentin hemen kıyısında, Cumhuriyet’in köylüyle kurmak istediği ilişkinin canlı bir örneği durmalıydı. Bu bir vitrin değil, bir kanıttı.

Ama Cumhuriyet’in bazı iddiaları, onu kuran iradeyle birlikte zayıfladı. Etimesgut yıkılmadı; daha incelikli bir şey oldu. Proje rafa kaldırılmadı, sadece sessizleştirildi. Kooperatifçilik törpülendi, eğitim boyutu geri çekildi, köylü yeniden yalnızca “üreten” bir figüre indirildi.

Bugün Etimesgut’ta hâlâ hayat var. Ama hikâye yok.

Sokak adları konuşmuyor, apartmanlar hatırlamıyor. Oysa bu topraklar bir zamanlar Cumhuriyet’in “olursa ne olur?” sorusuna verilmiş cesur bir cevaptı.

Belki de mesele şudur:

Cumhuriyet, yalnızca kazanılmış bir tarih değil; hatırlanmadığında eksilen bir fikirdir.

Etimesgut’u hatırlamak, bir köyü değil; yarım bırakılmış bir yurttaşlık hayalini hatırlamaktır.