Osmanlı metinlerini dikkatle okuyan biri, kısa sürede rahatsız edici bir gerçekle karşılaşır:
“Türk” kelimesi her zaman bir kimliği anlatmaz. Bazen bir kusuru, bazen açık bir aşağılamayı ifade eder.
Bu durum ne rastlantıdır ne de birkaç münferit yazarın öfkesiyle açıklanabilir. “Türk” kelimesinin Osmanlı elit dünyasındaki serüveni, sınıfsal ve kültürel bir bakışın ürünüdür.
Saray çevresinde Türk; kaba, eğitimsiz, sanattan uzak, göçebe ve merkez dışı bir figür olarak kodlanır. Bu tanım etnik bir nefret dili değildir; fakat sonuçları itibarıyla Türklüğü aşağı bir konuma yerleştiren bir zihniyet üretir.
Divan edebiyatı bu zihniyetin en çıplak biçimde görüldüğü alanlardan biridir. Özellikle hiciv türünde “Türk” kelimesi, rahatlıkla küçümseyici ve aşağılayıcı anlamda kullanılır. Bu kullanımın en keskin örneklerinden biri Nef‘î’dir. Onun hicivlerinde Türk; incelikten yoksun, anlayışsız ve estetikten uzak bir figürdür. Bu bir mecaz ya da örtük ima değildir; doğrudan bir aşağılamadır. Daha da önemlisi, bu dil saray çevresinde yadırganmaz; edebî bir ustalık göstergesi olarak kabul edilir.
Bâkî ise farklı bir yol izler. Türk’ü açıkça hedef almaz; fakat Türkçe’yi ve halk dilini küçümser. Yüksek edebiyatın dili Arapça ve Farsça iken, Türkçe “basit” ve “bayağı” sayılır. Dilin aşağılanması, o dili konuşanların da aşağılanmasıdır. Bu sessiz ve derin bir dışlama biçimidir.
Fuzûlî bu tablo içinde bir istisna gibi durur. Türkçe yazar; fakat bunu iddialı bir meydan okuma olarak değil, neredeyse savunulması gereken bir tercih olarak yapar. Bu bile dönemin zihniyetini ele verir: Türkçe, Osmanlı elit dünyasında kendiliğinden meşru bir dil değildir.
Bütün bu örnekler şunu gösterir: Osmanlı metinlerinde “Türk” kelimesi zamanla etnik bir üst kimlik olmaktan çıkar, toplumsal bir alt konumun adı hâline gelir. Saray kendini “Osmanlı” olarak tanımlar; halk ise “Türk”tür. Saray konuşur, Türk dinler. Saray yazar, Türk yaşar.
Bu nedenle Osmanlı dünyasında Türklük, yüceltilen bir kimlik değildir. Çoğu zaman aşağılanan, terbiye edilmesi gereken ve merkez dışında tutulan bir unsur olarak görülür. Cumhuriyet’in dil, tarih ve kimlik meselelerine sert ve kararlı biçimde müdahale etmesinin arkasında, işte bu yüzyıllar boyunca biriken dil ve zihniyet hafızası vardır.