Tarih sayfalarını tam 768 yıl geriye sardığımızda, insanlık tarihinin en yıkıcı ve dönüştürücü askeri operasyonlarından birine şahitlik ediyoruz.
1258 yılının Şubat ayı, İslam dünyasının bilim, sanat ve hilafet merkezi olan Bağdat için sonun başlangıcıydı. Cengiz Han’ın torunu Hülagu Han, sadece bir şehri fethetmekle kalmadı, Ortadoğu’nun jeopolitik ve kültürel haritasını yüzyıllarca sürecek bir değişimle yeniden çizdi.
CENGİZ HAN'IN GENETİĞİ
Hülagu Han (1217-1265), Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu Cengiz Han’ın en küçük oğlu Tolui ile Sorgoktani Beki’nin oğludur.
- Altın Nesil: Hülagu; Büyük Han olan Möngke, Çin’i fetheden Kubilay ve bir diğer kardeş olan Arık Böke ile kardeştir. Ailenin "Batı Operasyonları"ndan sorumlu generaliydi.
- Annesinin Etkisi: Hülagu’nun annesi Sorgoktani Beki, bir Nesturi Hristiyan’dı. Bu durum, Hülagu’nun İslam dünyasına karşı tutumunda ve Hristiyan tebaaya karşı hoşgörüsünde (özellikle eşi Doquz Hatun’un etkisiyle) belirleyici olmuştur.
BAĞDAT SEFERİ
Hülagu Han’ın en büyük ve en tartışmalı başarısı, dönemin "dünyanın başkenti" sayılan Bağdat’ı ele geçirmesidir.

- Sebep: Hülagu, Abbasi Halifesi Müstasım Billah'tan kendisine bağlılık bildirmesini ve vergi vermesini istedi. Halifenin kibirli ve kararsız tutumu, Moğol öfkesini tetikledi.
- Kuşatma ve Yıkım: 13 Şubat 1258'de Bağdat düştü. Şehir günlerce yağmalandı. Yüz binlerce insan katledildi.
- Bilimin Katli: Bağdat Kütüphaneleri (Beytü'l Hikme) yakıldı, kitaplar Dicle Nehri'ne atıldı. Tarihçiler, nehrin günlerce mürekkepten dolayı "siyah" aktığını rivayet eder. Bu olay, İslam medeniyetinin altın çağının bitişi olarak kabul edilir.
HALİFE İLE ÇEKİŞME
Hülagu ile Halife arasındaki diyaloglar, tarihin en çarpıcı anekdotlarını barındırır.
- Altın Tabak Efsanesi: Kuşatma sırasında Hülagu'nun, halifeye bir tabak dolusu altın gönderip "Neden bunları yemedin?" diye sorduğu, halifenin "Yenmez ki" demesi üzerine "O halde neden bunları ordun için harcayıp surlarını güçlendirmedin de benim önümde engel olmalarını sağlamadın?" diyerek dalga geçtiği söylenir.
- Halifenin Ölümü: Hülagu, bir halifenin kanını dökmenin uğursuzluk (doğal afet) getireceği inancına (veya Moğol yasalarına) dayanarak onu bir keçeye/halıya sardırmış ve atlara çiğneterek öldürtmüştür. Böylece 500 yıllık Abbasi Hilafeti resmen son bulmuştur.
BİR CEZALANDIRICI MI?
Hülagu Han, İslam tarihlerinde genellikle "İslam düşmanı" olarak resmedilir ancak durum daha karmaşıktır:
- "Tanrı'nın Gazabı": Hülagu kendisini İslam toplumunu yozlaştığı için cezalandıran bir "ilahi irade" olarak görüyordu.
- Şii-Sünni Dengesi: Sünni Abbasileri devirirken, Şii alimlere ve vezirlere (örneğin ünlü astronom Nasreddin Tusi) büyük saygı göstermiş ve onları himaye etmiştir. Tusi için Meraga Rasathanesi’ni kurdurmuştur.
- Arap Kültürü: Moğollar için Araplar, şehirleşmiş ama savaşma yeteneğini kaybetmiş bir halktı. Hülagu, Arap çöllerinden ziyade İran ve Anadolu’nun yaylalarını (İlhanlı Devleti’nin merkezi) tercih etmiştir.
AZ BİLİNENLER
- Alamut Kalesi’ni Yerle Bir Eden Adam: Hülagu, Bağdat'tan önce "alınamaz" denilen ve Haşhaşilerin merkezi olan Alamut Kalesi'ni yerle bir etmiştir. Modern dünyanın bile çözemediği bu savunma sistemini, Moğol mühendisliği ve kuşatma kuleleriyle aşmıştır.
- Eşinin Etkisi: En sevdiği eşi Doquz Hatun, bir Hristiyan’dı ve Hülagu üzerinde büyük etkisi vardı. Bağdat yağmalanırken Hristiyan kiliselerine ve halkına dokunulmamasını bizzat o sağlamıştır.

- Budist Bir Han: Hülagu, hayatının büyük bölümünde Budizm'e inanmıştır. Ancak İlhanlılar onun ölümünden birkaç kuşak sonra Müslümanlaşacaktır.
- Zehirli Altınlar: Hülagu’nun, topladığı devasa hazineyi Azerbaycan’daki Urmiye Gölü içindeki bir adada gizlediği rivayet edilir. "Hülagu’nun Hazinesi" bugün hala definecilerin rüyalarını süsler.
ÖLÜMÜ
Hülagu Han, 1265 yılında Azerbaycan’ın Meraga şehrinde öldü. Ölümüyle İlhanlı Devleti tam bağımsız hale geldi ve Ortadoğu’da Moğol-Pers sentezi bir kültürün temeli atıldı.
Hülagu Han, arkasında yıkılmış şehirler ama aynı zamanda kurulmuş rasathaneler bıraktı. O, tarihin en büyük "yıkıcı-yapıcı" figürlerinden biri olarak, İslam dünyasının kolektif hafızasında derin bir yara ve unutulmaz bir iz olarak yaşamaya devam ediyor.




