Şehrin planını insan değil, çıkar çiziyor.
Bir şehirde ne kadar beton varsa, o kadar çıkar vardır.
Bugün artık şehir planları mimarlık bürolarında değil, finans tablolarında yapılıyor.
Kentsel dönüşüm denilen süreç, bir zamanlar insanı korumak içindi; şimdi sermayeyi büyütmenin en güvenli yolu haline geldi.
Ve biz farkına bile varmadan, yaşamın kendisini bir ekonomik terime dönüştürdük: “arsa değeri.”
Bir şehirde “rant” kelimesi ne kadar sık telaffuz ediliyorsa, orada adalet o kadar susmuştur.
Bir dönem planlama “geleceği kurmak” anlamına gelirdi; şimdi “ön satış” demek oldu.
Artık binalar gökyüzüne değil, çıkar hesaplarına yükseliyor.
Katlar arttıkça, vicdan azalıyor.
Ve şehir büyüdükçe, insan küçülüyor.
Bir kentin ruhu, ne kadar kazanıldığıyla değil, ne kadar paylaşıldığıyla ölçülür.
Ama paylaşmak bu şehirde artık romantik bir kelime.
Yeni kentlerde ne gölge var, ne sığınacak bir avlu, ne de nefes alacak bir meydan.
Her şey ölçülüyor, hesaplanıyor, pazarlanıyor.
Oysa bir şehir, pazara değil, vicdana aittir.
“Dönüşüm” adıyla yürüyen süreçte aslında dönüşen, sadece binalar değil:
Yönetim anlayışı, etik duygusu ve kamusal bilincimiz de değişiyor.
İmar planlarının dili artık teknik değil, politik.
Bir kararnameyle park yerinin yerine konut, okulun yerine rezidans yapılabiliyor.
Kağıt üzerinde “gelişme” gibi görünen her satır, aslında kamusal alanın biraz daha eksilmesi demek.
Bu şehirde bir süre sonra kimse yürüyemeyecek, çünkü kaldırım kalmayacak.
Yeşil alanlara beton döküp sonra “çevre bilinci” konuşuyoruz.
Oysa asıl çevre bilinci, bir ağacı keserken tereddüt etmekle başlar.
Şimdi o tereddüt bile yok.
Toprak kazılıyor, ama yüz kızarmıyor.
Bir zamanlar şehirlerin kalbinde meydanlar vardı.
O meydanlarda insanlar bir araya gelir, konuşur, tartışırdı.
Şimdi her şey site duvarlarının ardında, güvenlik kameralarının gölgesinde yaşanıyor.
Kent, yurttaşlığın değil, müşteriliğin mekânı oldu.
Oysa şehir, yurttaş yaratır; müşteri değil.
Bir bina yapılırken en çok “kaç daire” sorusu soruluyor.
Hiç kimse “kaç insan mutlu olacak” demiyor.
Oysa şehir dediğin, toplu konut değil, toplu yaşamdır.
Ve bu yaşam ancak adaletle mümkündür.
Rantın gölgesinde insan, ne kadar kazanırsa kazansın, aslında hep kaybediyor.
Kentsel dönüşüm, bir fırsat değil; bir sınavdı.
Ve biz o sınavda insanı unuttuk.
Beton kazandı, ama şehir kaybetti.
Çünkü şehrin hakkını savunmak, sadece bir planlama meselesi değil, bir vicdan meselesidir.
Belki de artık şu gerçeği söylemenin zamanı geldi:
Rantın olduğu yerde yaşam olmaz.
Yaşamın olduğu yerde ise rant sessiz kalır.
Biz hangisini seçersek, o şehir bizim olacak.