8 Mart yaklaştığında sokaklarda çiçekler görülür. Kırmızı karanfiller dağıtılır, konuşmalar yapılır, sosyal medya mesajlarla dolar. Bir günlüğüne herkes kadınlardan söz eder. Ama ertesi gün hayat yeniden eski düzenine döner.
Oysa bu topraklarda kadınların hikâyesi, yalnızca bir gün hatırlanacak kadar küçük değildir. Anadolu’nun tarihi, çoğu zaman gölgede bırakılmış ama gerçekte büyük izler bırakmış kadınların hikâyeleriyle doludur.
Tarihin sayfalarını karıştırdığınızda ilginç bir gerçekle karşılaşırsınız. 13. yüzyıl Anadolu’sunda yalnızca erkeklerin oluşturduğu bir esnaf teşkilatı yoktur. Ahi Evran’ın kurduğu Ahilik düzeninin yanında bir de kadın örgütü vardır: Bacıyan-ı Rum.
Bugün birçok insan bu adı ilk kez duyuyor. Ama o dönemde Bacıyan-ı Rum, Anadolu’nun ekonomik ve toplumsal hayatında önemli bir yer tutuyordu. Kadınlar üretim yapıyor, ticarete katılıyor, kimi zaman şehirlerin savunmasında bile rol alıyordu.
Bir anlamda Anadolu’nun ilk kadın örgütlerinden biriydi bu.
Yani Anadolu’da kadınların toplumsal hayata katılması, modern çağın keşfi değildir. Bu toprakların kadim hafızasında zaten vardır.
Yüzyıllar sonra aynı kadın iradesi, bu kez Kurtuluş Savaşı günlerinde ortaya çıkar.
İnebolu’dan Kastamonu’ya uzanan o meşhur yol…
Kağnıların ağır ağır ilerlediği, kışın karla kapanan, yazın tozla boğulan o yol…
Cephane taşıyanların çoğu kadındı.
Kimi sırtında çocuğuyla yürüyordu.
Kimi öküzün yerine kağnıyı kendi çekiyordu.
Kimi gece donarak ölüyordu ama cephaneyi bırakmıyordu.
Bugün adlarını tek tek sayamayız belki. Ama tarih onları unutmadı.
Şerife Bacı, işte o isimlerden yalnızca biridir.
Kastamonu’nun dondurucu kışında, cephaneyi ıslanmasın diye kendi örtüsünü sandıkların üzerine örten ve sabah olduğunda donmuş halde bulunan o genç kadın… Onun hikâyesi aslında yüzlerce, belki binlerce Anadolu kadınının hikâyesidir.
Cumhuriyet yalnızca cephede kazanılan bir savaş değildir. Aynı zamanda Anadolu kadınlarının omuzlarında taşınan bir mücadeledir.
Cumhuriyet kurulduğunda bu gerçeği en iyi bilenlerden biri Mustafa Kemal’di.
O yüzden Cumhuriyet’in ilk yıllarında kadınlara verilen haklar, dünyadaki birçok ülkeden daha erken geldi. 1930’da belediye seçimleri, 1934’te milletvekilliği…
O yıllarda Avrupa’nın bazı ülkelerinde kadınlar hâlâ oy kullanamıyordu.
Bu, yalnızca bir hukuk meselesi değildi. Anadolu’nun tarihsel hafızasına verilen bir cevaptı.
Ama bütün bu hikâyelere rağmen ilginç bir şey oldu.
Tarih kitapları çoğu zaman erkekleri yazdı.
Komutanlar, padişahlar, devlet adamları…
Kadınlar ise çoğu zaman dipnotlarda kaldı.
Oysa bu ülkenin gerçek hikâyesi yalnızca saraylarda ya da karargâhlarda yazılmadı.
Kağnı yollarında, atölyelerde, tarlalarda ve meydanlarda da yazıldı.
Ve o hikâyelerin içinde Anadolu’nun gölgede kalmış kadınları vardı.
Belki de 8 Mart’ın anlamı tam burada yatıyor.
Kadınları yalnızca bir gün hatırlamakta değil, tarihin içindeki gerçek yerlerini görmekte…
Çünkü Anadolu’nun hikâyesine dikkatle bakarsanız, bir şeyi fark edersiniz:
Bu topraklarda kadınlar hiçbir zaman gerçekten “gölgede” değildi.
Sadece tarih onları yeterince aydınlatmadı.
Ve bazen, tarihin en güçlü ışığı…
tam da o gölgelerin içinden çıkar.