İç huzursuzluk, çoğu zaman gürültü değildir. Bağırmaz, çağırmaz insanın içine yavaşça yerleşir. Günlük hayat akarken her şey yolundaymış gibi görünürken bile varlığını hissettirir.
Bir sabah nedensiz yorgunlukla uyanmak kalabalıklar içinde yalnız hissetmek ya da hiçbir sebep yokken sıkışmışlık duygusuna kapılmak… Hepsi iç huzursuzluğun sessiz işaretleridir.
Modern yaşam, bu huzursuzluğu görünmez kılmayı başarıyor. Sürekli meşgul olmak, üretmek, paylaşmak ve “iyi görünmek” zorundayız. Oysa iç huzursuzluk tam da bu hızın içinde büyüyor. İnsan kendine durup bakacak alan bulamadıkça zihni susmuyor; kalbi dinlenemiyor. Dış dünya düzenliyken iç dünya darmadağın olabiliyor.
Her şeye yetişmeye çalışmak, bazı durumları kendimize 'zorunlu' kılmak bence bu iç huzursuzluk sebeplerinin en büyük başlangıçlarından diye düşünüyorum. Tabii bunların yanı sıra toplumsal belirsizlikler, gelecek kaygısı ve ekonomik baskılar da bu duyguyu derinleştiriyor. İnsan sadece bugününü değil, yarınını da taşımak zorunda kaldığında iç huzur lüks gibi görünmeye başlar.
Güvende olmak yetmez; insanın umutlu olması da gerekir. Umut azaldıkça huzursuzluk kalıcılaşır.
Belki de iç huzursuzluk, görmezden gelinmemesi gereken bir uyarıdır. Yavaşlamak, durmak ve kendine dürüstçe bakmak için bir çağrı… Her huzursuzluk tedavi edilmesi gereken bir sorun değil; bazıları değişimin başlangıç noktasıdır. Asıl mesele, bu duyguyu bastırmak değil, ne anlatmaya çalıştığını anlayabilmektir.
İç huzur, her şeyin yolunda olduğu bir hayat değil; insanın kendiyle temas halinde olduğu bir haldir. Ve bazen o huzura ulaşmanın yolu, önce huzursuzluğun sesini duymaktan geçer.