Ankara’nın hikâyesi hep anlatılır.

Bozkırdan doğan bir başkent…

Yokluktan kurulan bir devlet…

Taş taş yükselen bir Cumhuriyet…

Ama bu hikâyenin bir de pek konuşulmayan tarafı vardır.

Kimlerin geldiği anlatılır.

Kimlerin bu toprağa aklını, bilgisini, emeğini kattığı uzun uzun yazılır.

Ama kimlerin kaldığı…

Ve kimlerin gönderildiği pek anlatılmaz.

1930’ların başı…

Avrupa karanlığa sürüklenirken, Türkiye farklı bir yol açtı.

Kapılarını kapatmadı. Açtı.

Almanya’dan, Avusturya’dan, Orta Avrupa’dan kaçan bilim insanları, mimarlar, hukukçular…

Valizlerini alıp bu ülkeye geldiler.

O valizlerde eşya azdı.

Ama akıl çoktu.

Cumhuriyet o aklı gördü.

Ve onu bir fırsata dönüştürdü.

Gelenler oldu.

Şehircilikte Ernst Reuter…

Mimaride Bruno Taut ve Clemens Holzmeister…

Ekonomide Fritz Neumark…

Sosyal politikada Gerhard Kessler…

Hukukta Ernst Hirsch…

Felsefede Hans Reichenbach…

Bir ülkenin sadece fiziksel değil, zihinsel altyapısını kuran insanlar.

Kalanlar oldu.

Uyum sağlayanlar…

Cumhuriyet’in ritmini yakalayanlar…

Kurulan sistemin içinde yer bulanlar…

Onlar artık “yabancı” değildi.

Bu toprağın parçası hâline geldiler.

İsimleri çoğu zaman görünmez kaldı ama etkileri kalıcı oldu.

Ve bir de…

Gönderilenler oldu.

İşte asıl hikâye burada başlar.

Bu gönderilme, çoğu zaman açık bir kopuşla yaşanmadı.

Bir kararnameyle değil, bir süreçle gerçekleşti.

Bazıları kurulan yapıyla uyum sağlayamadı.

Örneğin, liberal iktisatçı Wilhelm Röpke…

Türkiye’ye geldiğinde Cumhuriyet’in benimsediği devletçi ekonomi modeliyle karşılaştı.

Onun savunduğu serbest piyasa yaklaşımı ile dönemin politikaları örtüşmedi.

Bir çatışma yaşanmadı belki…

Ama bir uyum da sağlanamadı.

Sonunda yollar ayrıldı.

Bazıları sistemi kurdu…

Ama sistemde kalamadı.

1933 Üniversite Reformu’nun perde arkasındaki en önemli isimlerinden biri olan

patolog ve organizatör Philipp Schwartz…

Nazi Almanyası’ndan kaçan bilim insanlarının Türkiye’ye gelişinde kilit rol oynadı.

Ama reform yerleşip sistem oturduktan sonra…

Onun etkisi giderek sınırlandı.

Çünkü Cumhuriyet, kurucu aklın merkezini dışarıda bırakmak istemedi.

O merkezi içeride kurmak istedi.

Bazıları ise zamanın dışında kaldı.

Hukukçu Ernst Hirsch…

Türk hukuk sisteminin modernleşmesinde büyük katkı sağladı.

Ama 1940’lara gelindiğinde Türkiye artık kendi hukukçularını yetiştirmişti.

Aynı durum birçok yabancı akademisyen için de geçerliydi.

Bu bir kopuş değildi.

Ama bir devam da değildi.

Bir geçişti.

Bu noktada ortaya çıkan tablo açıktır:

Bu süreç bir tasfiye değil…

Bir dönüşümdür.

Cumhuriyet önce dışarıdan aklı aldı.

Sonra o aklı içeride üretmeye yöneldi.

Bir anlamda kendi kendine yeten bir yapı kurmak istedi.

Bu hikâyenin en çarpıcı tarafı ise şudur:

Gönderilenler başarısız oldukları için gitmedi.

Aksine…

Görevlerini tamamladıkları için sistemin dışında kaldılar.

Bir köprü kuruldu.

Ve köprü kurulduktan sonra…

O köprüyü kuranlara ihtiyaç azaldı.

Bugün Ankara’da yürürken bu hikâye görünmez.

Ama hissedilir.

Bir fakültenin koridorunda…

Bir binanın cephesinde…

Bir dersin satır aralarında…

Birilerinin gelip, kalıp…

Ve sonra sessizce gittiği anlaşılır.

Ve geriye şu soru kalır:

Bir ülke, dışarıdan gelen aklı gerçekten sahiplenebilir mi?

Yoksa onu yalnızca ihtiyaç duyduğu süre boyunca kullanıp,

sonra kendi yoluna mı devam eder?