Türkiye’de bazı tartışmalar vardır ki, ilk bakışta yalnızca belirli bir kurumu ilgilendiriyor gibi görünür. Oysa dikkatle bakıldığında, meselenin çok daha derin olduğu anlaşılır. Heybeliada’daki Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılması tartışması da işte böylesine çok katmanlı bir konudur.
Bir okulun açılması, teknik olarak yalnızca bir eğitim kurumunun faaliyete geçmesi gibi görülebilir. Ancak Türkiye gibi laiklik, egemenlik ve eğitim birliği ilkeleri üzerine kurulmuş bir Cumhuriyet’te hiçbir sembolik adım yalnızca sembolik kalmaz. Her adım, başka taleplerin, başka beklentilerin ve başka tartışmaların da kapısını aralayabilir.
Ben bu gelişmeye yalnızca bir azınlık hakkı ya da din özgürlüğü meselesi olarak bakamıyorum. Çünkü tarih bize göstermiştir ki, hukuk düzeninde açılan her yeni gedik, zamanla daha geniş taleplerin dayanak noktası hâline gelebilir.
Bugün söylenen şudur: “Bu okul, yalnızca Türkiye’deki Rum Ortodoks cemaatinin din adamı ihtiyacını karşılayacaktır.” Hukuken bakıldığında bu açıklama makul görünebilir. Ancak toplumsal ve siyasal süreçler, çoğu zaman hukuki metinlerin ötesinde işler.
Yarın birileri çıkıp şu soruyu soracaktır:
“Bir cemaat kendi din adamını yetiştirmek üzere özel bir dinî eğitim kurumu açabiliyorsa, neden başka dinî gelenekler de aynı hakkı talep etmesin?”
İşte benim asıl kaygım burada başlıyor.
Cumhuriyet’in en önemli devrimlerinden biri, 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim sisteminin tek çatı altında toplanmasıydı. Medreseler kapatılmış, eğitim devletin denetimine alınmış ve böylece farklı otoritelerin ayrı ayrı insan yetiştirmesinin önüne geçilmişti. Bu adım, yalnızca bir eğitim reformu değil, modern Türkiye’nin laik temelinin inşasıydı.
Bugün bu ilkenin aşındırılmasına yol açabilecek her gelişme, doğal olarak dikkatle değerlendirilmelidir.
Elbette Ruhban Okulu’nun açılması tek başına medreselerin otomatik olarak yeniden kurulacağı anlamına gelmez. Türkiye’nin mevcut hukuk düzeni buna doğrudan izin vermez. Ancak mesele sadece bugünün hukuku değildir. Mesele, yarının siyasal ikliminde bu örneğin nasıl kullanılacağıdır.
Türkiye’de semboller, çoğu zaman kanunlardan daha güçlüdür.
Bir kapı açıldığında, o kapının nerede duracağını hiçbir toplum önceden kesin olarak bilemez.
Bazı çevreler bunu din özgürlüğünün genişlemesi olarak görecektir. Bazıları ise laik Cumhuriyet’in temel taşlarından birinin gevşetildiği kanaatine varacaktır. Ben ikinci görüşe daha yakınım. Çünkü Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi, dinî eğitimin farklı güç odaklarının eline bırakılmaması üzerine kurulmuştur.
Laiklik, yalnızca devletin dine mesafesi değildir. Aynı zamanda kamusal alanın ortak hukukla yönetilmesidir. Eğitim ise bu ortak hukukun en hassas alanıdır.
Bu nedenle Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılması tartışmasını basit bir idarî karar olarak görmüyorum. Bunun, ileride medrese benzeri yapıların da meşruiyet zemini olarak kullanılabileceği yönünde ciddi bir potansiyel taşıdığını düşünüyorum.
Belki hiçbir şey değişmeyecek.
Belki de bu adım, Türkiye’de yıllardır kapalı tutulan başka kapıların anahtarına dönüşecek.
Bunu bugünden kesin olarak söylemek mümkün değil.
Ancak kesin olan bir şey var:
Cumhuriyet’in temel ilkeleri, bazen büyük devrimlerle değil, küçük görünen istisnalarla sınanır.
Ve bazen en önemli soru şudur:
Açılan kapı gerçekten yalnızca bir okula mı çıkar, yoksa Cumhuriyet’in en hassas dengelerini yeniden tartışmaya açan uzun bir koridora mı?