Ankara başkent olduğunda, şehir bunun farkında değildi.
Karar alınmıştı ama sokaklar henüz hazırlanmış sayılmazdı.
Sabahları Ulus’tan çıkan insanlar, Çankaya’ya doğru yürürken bir devletin taşındığını bilmiyordu. Ayakkabının altındaki toprak, mevsime göre ya toz olurdu ya çamur. Yokuşlar uzundu; yol, insanı kendine göre ölçerdi.
Ulaşım bir hizmet değildi o günlerde.
Bir katlanma biçimiydi.
At arabaları vardı, faytonlar da…
Ama her yolculuk mümkün değildi. Kiminin parası, kiminin vakti yetmezdi. Saat diye bir şey yoktu; Ankara’da yol, varabildiğin kadardı.
Sonra şehirde yeni bir ses duyuldu.
Motor sesi.
Ne tam otobüs, ne kamyon…
Üzeri kapatılmış, içi banklı, pencereleri dar araçlar. Boyası yeni sürülmüş, ama motoru henüz şehrin ritmine alışmamış.
Kimse buna “toplu taşıma” demedi.
Sadece insanlar binmeye başladı.
Bu araçların içi sessiz olurdu.
Camlar kısa sürede buğulanırdı.
Kışın nefes görünürdü.
Yanındaki insanla göz göze gelmezdin pek. Kim olduğunu sormazdın. Zaten gerek yoktu. Üzerlerde benzer bir yorgunluk, benzer bir acele vardı. Birinin elinde evraklar olurdu, bir başkası paltosunun yakasını kaldırırdı. Arada askeri bir şapka görünür, sonra kalabalığın içinde kaybolurdu.
Herkes aynı yere gidiyordu.
Bu yetiyordu.
Belediye bu işi sahiplenmeye başladığında, mesele araçtan çok yol oldu. Ulus’tan Sıhhiye’ye, oradan Çankaya’ya uzanan hat, bir güzergâh olmaktan çıkıp bir alışkanlığa dönüştü.
Ankara, farkına varmadan birlikte hareket etmeyi öğreniyordu.
Bu bir planın sonucu değildi.
Bir nutkun, bir talimatın da…
Zorunluluk, kendine sessiz bir düzen kuruyordu.
Yıllar geçti.
Araçlar değişti.
İsimler kondu.
Kurumlar kuruldu.
Ama o ilk yolculukların hissi kaybolmadı.
Çünkü Ankara’da toplu taşıma, önce insan taşımadı.
Önce mesafeyi kısalttı.
Yokuşla zirve arasındaki mesafeyi…
İnsanlarla şehir arasındaki mesafeyi…
Bir başkentin kendine yabancı olma hâlini…
Ankara, ritmini böyle buldu.
Sessizce.
Yan yana.
Aynı yolda.