Bugün sizleri 1920'lerin başına götürmek istiyorum ve fetvalar Savaşı'nı özetlemek istiyorum. Fetva hem padişah fermanı niteliğindeki hem de halife ilişkisi içinde Hilafet makamını temsilen, şeyhülislamlar marifetiyle geliştirilen dökümanlardır. Kanunu aşan nitelikleri vardır. 27 Aralık 1919, Mustafa Kemal Ankara'ya gelmiştir ve onu Ankara'da Ankaralılar ve başta seymenler yüreklerine basmışlardır, devletin başkanı olarak da aslında ilan etmişlerdir. Bu etkinliğe katılan seymenler, Ankaralılar, bir yandan padişahın, bir yandan da Hilafet makamının, Şeyhülislamın ağır baskılarına rağmen tercihini Mustafa Kemal'den yana kullanmışlardır. Bu çok önemli olduğunu düşündüğüm bir husus, burada fetvalar Savaşı yaşanır. Evet bir ulusal Kurtuluş mücadelesinin başlangıcına dair Herkeste bir kanaat oluşmuştur.

Ülkemizi işgal eden emperyal gruplar açısından da bu durum böyledir. 10 Nisan'da 1920'de 5 tane fetva yayınlanır. Nereden? Hilafet makamından, payitaht'tan, padişahın makamından... Bu beş fetva da kuvay-i milliye ifadesine rastlanmaz. Anadolu'daki hareketi neredeyse bir çapulcu hareketi olarak tarif ederler. İlk fetva'da halifenin emrine karşı çıkanların katledilmelerinin meşru ve farz olduğu söylenir. İkinci fetvada savaşma gücü olanların Sultan Vahdettin'in etrafında toplanmalarının vacip görüldüğü vurgulanır. Üçüncüsünde halifenin tarafında olmayanların, dünyada cezayı, ahirette de azaba müstehak oldukları ileri sürülür. Dördüncü fetvada isyancıları katledenlerin ya da onlar tarafından öldürülenlerin şehadet mertebesine ulaştığı söylenir. Son fetvada da sultanın emrine karşı çıkanların şeriatın belirlediği cezalara uğrayacakları yazılıdır. Hepsinin altında meşhur Dürürizade Abdullah Efendinin imzası vardır. Biz bunlara Dürürizade fetvaları diyoruz. Gazi Kemal'in yanındaysanız dinden çıktınız, hatta sizi öldürenler de Şehit olacaklardır. Tam o günlerde ve neredeyse 6 gün sonra 16 Nisan 1920'de, Ankara'da Mehmet Rıfat Efendi, Ankara müftüsü, soyadı kanunu ile Börekçi soyadını alacaktır.

Ankara fetvasını yayınlar. Bu fetvada 153 din görevlisinin imzası vardır. Yanılmıyorsam iki numaralı imzada Denizli müftüsüne aittir. Çok naif bir ifade kullanılır bu fetvada, padişahın ve halifenin esir oldukları ve bütün bu fetvaları da Esaret altında yazdıkları ifade edilir. Bu yayınladıkları fetvadan, 7-8 gün sonra da Mehmet Rifat Efendi, Vahdettin tarafından ölüme mahkum edilir. Elbette öldürülemez, daha sonrasında Türkiye'nin ilk Diyanet İşleri Başkanı olarak görevine devam edecektir. Rıfat börekçiyi iyi tanıyoruz. Gazi'yi karşıladıklarında, ilk kez bir araya geldiklerinde kefen parası olarak biriktirdiğini düşündüğümüz ücreti Gazi Kemal'e teslim etmiştir. Rıfat börekçinin ve 153 arkadaşının bu fetvası, Dürrüzade'nin fetvasından çok daha etkili olur. Şunu söylemek de lazım; İstanbul fetvaları, padişah fetvaları, İngilizlere ve Yunanlılara ait uçaklarla Anadolu toprakları üzerinde yerleşim alanlarına atılır. Haberleşmeden daha iyi yararlandıklarından hiç kuşku yok. Şu soruyu hep kendime sorarım; bir yandan aidiyet duygusu içinde Osmanlı'nın tebasısınız, Hilafet makamıyla dini açıdan da zaten saraya ve padişaha bağlılığınızı ifade ediyorsunuz, öte yandan ülkeniz işgal altında ve bunu reddedecek, yıkacak parçalayacak ve topluca bizi örgütleyecek, Gazi Kemal'in yanında olmak, biraz yürek isterdi! Biraz cesaret isterdi! ve aslında bir sürü başka gemilerin yakılmasını da beraberinde getirirdi! Sonuçta bu taraftaki biz kazandık. Atatürk'ün seymenlerle ilgili olarak şöyle bir yaklaşımı var, 1932'de bir talimatı var, bu geleneği yaşatın diyor. Aslında sözünü ettiği geleneğin folklorik olmadığını düşünüyorum. Elbette sadece sergiledikleri Anadolu Ankara ezgileri, sazları, sözlerinin ötesinde, bunu aşan bir yanı var. Ulusal Kurtuluş mücadelesinde gösterdikleri bu tavır, vatanseverliktir. Bence Atatürk'ün vasiyeti bu. Duygularınızı, bu vatan sevginizi, bu duyarlığınızı, yurt severliliğinizi, egemenliğinize olan düşkünlüğünüzü, sanki koruyun kollayın ve yaşatın demiştir. Evet tarihimize fetvalar Savaşı diye geçen bir kesiti anlatmaya çalıştım.