Dr. Rıza Nur’dan Kadir Mısıroğlu’na

Bu ülkenin tarihini her zaman merakla, çoğu zaman da severek okurum. Ama bazı isimler var ki, ne kadar okusam da içimde bir sıcaklık, bir anlayış duygusu uyanmaz. Aksine, içimde hep aynı soru yankılanır: Bu kadar öfke, bu kadar kin niye?

Bu soruyu en çok düşündüğüm iki isimden biri Dr. Rıza Nur’dur. Diğeri ise kamuoyunda “Fesli Kadir” olarak bilinen Kadir Mısıroğlu… Zamanları farklı, tarzları farklı ama beslendikleri kaynak aynı: Aydınlığa karşı duyulan öfke. Bu yazı da, böyle bir nefretin nasıl elden ele, kuşaktan kuşağa aktarıldığını anlatma niyetiyle kaleme alındı.


RIZA NUR: EGO KIRILINCA BAŞLAYAN HESAPLAŞMA

Dr. Rıza Nur, Osmanlı’nın son döneminde yetişmiş bir hekim ve siyasetçi. Cumhuriyet’in ilk yıllarında da görev almış, Maarif Vekilliği yapmış, Lozan heyetinde bulunmuş bir isim.

Ama sonra… Ne olduysa, içinde bir şey kırılmış. Ve o kırılmanın yerini, yıllar boyunca Mustafa Kemal Atatürk’e karşı dinmek bilmeyen bir kin almış.

“Hayat ve Hatıratım” adlı metnine aşinayım. Ne yazmış, ne demiş, az çok bilirim. Açık konuşayım: Bu metin, bir tarihçinin objektif değerlendirmesi değil; yarasına derman bulamamış bir adamın iç dökme defteri gibi. Hakaret dolu, dedikodularla örülü, her satırında öfke kokan bir metin…

Atatürk’e yönelttiği ithamların çoğu, belgeye, akla, mantığa dayanmıyor. Kulağa fısıldanmış söylentilerin kâğıda dökülmüş hali adeta. Türk olmadığını iddia etmesi, özel hayatına dair ileri sürdüğü mesnetsiz sözler… Ciddiye alınacak şeyler değil. Ama ne yazık ki, ciddiye alanlar hep oldu.

Ben Rıza Nur’u, bir dönem devlet kademesinde görev almış bir siyasetçiden çok, geçmişiyle hesaplaşamamış, gölgesine tahammül edemeyen biri olarak görüyorum. Aklını değil, kırılmış gururunu kaleme dökmüş bir adam gibi.


KADİR MISIROĞLU: NEFRETİN SESİNE SES KATAN

Gelelim Kadir Mısıroğlu’na… Açık söyleyeyim, ben onu hiçbir zaman ciddi bir düşünce adamı olarak görmedim. Ama belli ki birileri gördü.

Bir dönem öyle bir çevre oluştu ki, ne dese dinleyen, sorgulamayan bir kitle ortaya çıktı. Özellikle Atatürk’e düşmanlık besleyenler için adeta yol göstericiye dönüştü. Peki bu düşmanlığın dayanağı neydi? Büyük ölçüde Rıza Nur’un yazdıkları…

Rıza Nur’un hatıratını neredeyse ezbere bildi. Oradaki her karalamayı, her söylentiyi gerçekmiş gibi tekrar etti. Üstüne bir de hayal gücünü koydu.

“Keşke Yunan galip gelseydi” sözüyle meşhur oldu. Aslında o cümle her şeyi özetliyor. Gerçeği değil, düşmanlığı büyüten bir bakış açısı…

Onun yazdıkları, konuştukları tarihî belge değil. Bir tür karanlık masal… İçinde komplo teorileri, hurafeler, sahte belgeler var. Ve ne yazık ki, bazı genç zihinlerde bu masal kök salabiliyor.

Asıl tehlike de burada başlıyor. Çünkü bu nefret yalnızca geçmişi çarpıtmıyor; geleceği de zehirliyor.


BU DİL HEP VARDI, AMA HİÇ HÂKİM OLAMADI

Şunu net söylemek gerek: Bu ülkede Atatürk düşmanlığı hiçbir zaman güçlü bir hareket olmadı. Ama hep bir yerlerde sessizce varlığını sürdürdü.

Kimi zaman kahvehane köşelerinde, kimi zaman dedikodu kitaplarında, kimi zaman sahte tarih videolarında… Ne zaman bir mecra bulsa, o zehri yaymaya çalıştı.

Rıza Nur’la başlayan bu dil, Kadir Mısıroğlu’yla daha görünür hâle geldi. Bugün sosyal medyada hâlâ onların ağzıyla konuşan insanlar var. Ama aslında bir şey bildikleri yok. Tarih çalışmıyorlar, sorgulamıyorlar. Sadece ezberliyorlar. Ve daha kötüsü, o ezberi hiç sorgulamıyorlar.

Bilimle değil, tepkiyle konuşuyorlar. Akılla değil, histeriyle…


NEYİ SAVUNDUĞUMU BİLİYORUM

Benim için Mustafa Kemal Atatürk yalnızca bir komutan, bir devlet kurucusu değil. Aynı zamanda aklın, ilerlemenin, vicdanın simgesi.

Cumhuriyet dediğimiz şey, yalnızca bir yönetim biçimi değil; karanlığa karşı açılmış bir yoldur. Eğer hâlâ onu karalamaya çalışanlar varsa, o zaman bu yolu savunmanın da hâlâ bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum.

Rıza Nur da, Kadir Mısıroğlu da artık tarihin tozlu raflarında birer dipnot. Ama bıraktıkları nefret dili hâlâ dolaşıyor. Onların yazdıkları, bir nefret zinciri olabilir. Ama her halkasında aynı şey yazıyor: Gerçekten kaçış…

Bu yazıyı bir tartışma başlatmak için değil, bir duruş göstermek için yazdım. Çünkü bazen sadece bilmek yetmez. Bazen insan açıkça söylemeli:
“Bu yalanın karşısında ben varım!”