Mekteb-i Mülkiye'nin en kıymetli hocalarından biri, rahmetli Prof. Dr. Tuncer Bulutay'ı dinlemeye, anlamaya çalışacağız. Onunla nehir söyleşisini yapan benim çok kıymetli dostum, arkadaşım Dr. Selim Soydemir'le beraberiz. Soydemir aynı zamanda yine bu okulun Siyasal Bilgiler Fakültesinin hocalarından. 

-12 Eylül'ünün o faşist yönetiminin üniversiteden uzaklaştırdığı ilk bilim adamı Sayın Bulutay’ın çok özel biri olduğunu düşünüyorum. Hatta ne kadar özel olduğunu yaptığınız söyleşiyi okuduğumda anladım açıkçası. Ben bunu bugüne değin okuyamamışlar ya da bu kitaba ulaşamayan insanlar için söyleyeyim. Biraz bunu anlatmanı istiyorum. Bu süreci nasıl başlattığını merak ediyorum.  Aylarını, günlerini, yıllarını belki vermen gerekiyordu. Bilebildiğim kadarıyla yalnız sen farklı bir metodoloji izlemişsin burada. Genellikle anlatılanla, öznesiyle meselenin derin sohbetler edilir oturularak. Ama seninki biraz yürüyerek olmuş. Yani uzun yürüyüşlerle hocayı hatta onun o dönemde ifadesiyle söyleyeyim, yine muhtemelen o faşist dönemin etkisi altında duvarların onun üstüne üstüne geldiğini düşündüğü günlerde sana anlattı, sen de bize anlattın. 

*Şimdi Tuncer Bulutay, ben siyasal bilgisayar fakültesinde benim dönem 79 girişliler öğrenci olduğumuzda iktisat okumaya başladığımızda karşımıza hep Tuncer Bulutay çıktı. Yani daha doğrusu Tuncer Bulutay'ın asistanları çıktı. Meşhur dörtlü, biz onlara mahşerin dört atlısı derdik. Çünkü çok kıymetliler. Şimdi onu da anlatayım istersen birkaç dakika sonra. Çünkü onlar da kıyıma uğradılar. 

Şimdi biz tam üçüncü sınıfa geldik. Üçüncü sınıfta artık iktisatta daha derinlemesine gidiyorsunuz. Öyle bir durumda Tuncer Hoca derse gelmeye başlıyor. Öyle olunca biz sevinçle bekliyoruz. Çünkü bildiğimiz, tanıdığımız iktisatçı diye karşımıza aldığımız hocaya varıyoruz. Fakat 12 Eylül kesti. 1402'liklerden ilki Tuncer Hoca oldu. Tuncer Hoca öyle bir politik kimliği yoktur mesela. O zaman o dönemin sendikal mücadelesinin içinde falan değil. Ve üstelik de mesela o dönemde sağcılar sınava gelirken arka kapıdan girerler. Derslere alınmazlar. Tuncer Hoca bunun son derece yanlış olduğunun kavgasını verenlerden birisi. Çünkü benim görevim burada siyasi değil, o çocuklara dünyayı anlatmak, evreni anlatmak, bilimi anlatmak diyordu.  Solun kendi arasındaki kavgalara, onlarda da müdahil oldum diyor. Yanlış bu iş diyor. Ama beni attılar diyor. Fakat atmalarında bir nokta var onu söyleyeyim. Önce eşi Emine Hanım'ı, o zaman çalıştığı devlet kurumundan Erzurum'a sürüyorlar. Tuncer Bulut'u kontrol altında tutmak için, susturmak için. Öyle olunca Emine Hanım istifa ediyor. Çok sonra ben Emine Hanım'ı emekli değil edelim bu kadar yılı var dediğimde hatta kalktım sigortalayacak adam da buldum yani şirketlerden. Tuncer Hoca karşı çıktı. Ben profesör emekli maaş alıyorum dedi. İhtiyacımız yok dedi. Gözü de tok bir adamdır yani. 

-Muhtemelen söyleşinde de okumuş olabilirim. Diyor ki ben hayatım boyunca çok sevdiğim bir işi yaptım. Yaparken de rastlantı olarak devlet bana para verdi.

*Evet aşağı yukarı onu söylüyor.  O noktada kan bu, kan bu. Şeyi yoktur mesela evini görseniz iki oda bir salon çatı katında. Ama evinde boş masa, sandalye, duvar yoktu her yer kitap.

Kitaplar, makaleler, dergiler, notlar şeyde bir tek yatak odasında yoktu. Emine Hanım orayı sokmuyordu herhalde. Bir de mutfakta yoktu. Ben eve çok girdim çıktım bu söyleşiyi yaparken oturduk. 

Atıldıktan sonra bölüm, iktisat bölümü Türkiye'nin sayılı bölümü buranın artık. Çünkü Tuncer Hoca'nın geçmişine baktığımızda o bölümü yaratanlardan birisi. İşte onun inşasında diğer asistanlar işte biz de çekilelim diyorlar. Madem öyle bırakalım gidelim. Yok burası kimseye telef etmeyeceğiz siz devam edeceksiniz diyor hoca. Sonra işte ikinci şey olarak Yılmaz Akyüz atılıyor. Yılmaz Akyüz de bölümün Türkiye'nin iyi yetiştirdiği iktisatçılardan. Şimdi Allah'ını kim konuşursa konuşsun Yılmaz Akyüz diye geçtiğinde herkes bir kulak kabartır. Akyüz daha sonra Birleşmiş Milletler Kalkınma Teşkilatı’na baş ekonomist oldu. Dünya çapında bir adam haline geldi. Biz bunu kaybettik. Harcadık bu beyinleri. Tuncer Hoca sonra mahkemeler sonuçlanıp gel dedi. Dendiğinde ben gelmeyeceğim. 

Tuncer Bulutay’ın dört asistanının ikisinden ders aldım. Hasan Ersel ve Ercan Uygur'dan. Nuri Yıldırım ayrıldı okuldan. İşte o sıra Rusya'ya gitti. Rusya'da şu anda Türkiye'de en iyi Rusça bilenlerden birisidir ve tercüme yapar. Roman tercümeleri yapar. Gogol'u tercüme eder yani. Mesela adam öyle bir adam haline geldi. Yılmaz Akyüz dediğim gibi bir şey de kaldı. Ercan Uygur okulda kaldı. Hasan Ersel ile çalıştım uzun yıllar sonra. O da Merkez Bankası Başkanı oldu. İstanbul'a gitti falan. Şimdi Sabancı'da öğretim üyesi. Şimdi böyle bir ekibi dağıtıyorsunuz. Şimdi bilim adamı yetiştirmek kolay bir şey değil. Ne kadar paranız olsa ne kadar binanız, salonunuz, gücünüz olsa otuz yıla ihtiyaç var minimum. Yani bir bilim adamını, bir yetişmiş adamı harcadığınızda otuz yılı silip atıyorsunuz. 

-Ayrıca da Selim bu harcanan otuz yılın içinde aslında başka bir şey var. Yine Tuncer Hoca anlatıyor, sana anlatmış diye hatırlıyorum. Şöyle bir şey diyor ki, iyi bir iktisatçı olmak için ekonometrisinden tut, işte müthiş matematik bilgisi falan geç bunları diyor ya. Bunun ötesinde iyi bir edebiyat okuru olması gerek diyor. Yani roman okumamışsan olmaz, sen iktisat profesörü olamazsın diyor ya.

*Şimdi bir gün yürüyüşlerden birisinde dedi ki, sen Dostoyevski'yi okudun mu? Okudum dedim, Suç ve Cezayı okudum. Lise yıllarında tabii. Sonra da okudum. Lise yıllarında özetini de çıkarttırırlardı bana. O zamanki liselerde öyle eğrilmeseydi. Suç ve Cezanın özetini çıkartıyorsun edebiyat dersinde ya.

Şimdi Tuncer Hoca'nın yetiştiği dönemlerde, fakültede ikinci yeni şiir hareketi başlıyor. Tuncer Hoca da onlardan irtibatı son derece yüksektir. Ve hala, mesela bir gün Denizli'de bir konferanstayız, Pamukkale Üniversitesi'nde, akşam sohbet ediliyor yemekte, kalktı Nazım'dan şiirler okuyor. Ben okuyamam, kitabı açıp okumam lazım. O zaman demişti, sonra tekrarladı, iktisatçı veya herhangi bir akademisyen edebiyatı, romanı, şiiri bilmiyorsa, olmaz bu dedi. Mühendislikte belki olurdu fakat burada olmaz dedi. Ama tabii beklediği, dünyaya bakışı, bambaşka şeyler okuyun derdi.

Mesela okumaya o kadar çok önem verirdi ki, okuduğunuzda derdi, görüş açınız müthiş genişler. Hocam anarşist öğrenci istermiş ya. Anarşist olacak diyor, yani sorgulayacak diyor. Benimle çatışsın istiyorum diyor.  Benimle çatışsın diye kışkırtır. Ben hocayı birgün konferansa davet ettim. Esas orada başladı bizim ahbaplığımız veya talebe hocalık ilişkisi. Gelirim bir tek koşulum var dedi. Ne dedim ben? O sırada ben araştırma dairesi başkanıyım.

O emekli. Para teklif etmeyeceksiniz dedi. Niye hocam? Yani burada siz emek veriyorsunuz bize. Ben dedi, paramı alıyorum arkadaşlar. Devlet bana dedi, emekli maaşı veriyor. İyi de para veriyor o sıralar. Harcamam yok rahat rahat geçiniyorum dedi. Evim barkımda var dedi. Ben bunun için ayrıca para almayı kendime zul görürüm. O zaman ne yapalım? Çocukların eğitimine yönelik bir vakfa bağışlayalım. Adamın parası hiç görmeden böyle bir mektup dilekçe aldık. Parayı öbür tarafa bağışladık. Şimdi o süre içerisinde derdi ki, bak Selim. Bir, okuyacaksınız iki, yazacaksınız. Hocam ne alaka? Yazmak insan beynini sistematiğe sokar. Okuyunca Türk kültüründe konuşmak serbest dedi. Herkes atar tutar konuşur dedi. Yazıya gelince hiç kimse yazmaz. Yazmak insanı disipline sokar. Başlıyor sonu, gelişmesi, cümlelerin bağlanması. O yüzden bunu mutlaka kaçırmayın dedi. 

Evet. O sınıftaki anarşist öğrenci meselesine gelince de şimdi derdi ki, ben de mesela onlardan öğrendim ya. Ben de şu yapmaya çalışıyorum. Sınıfta mesela bir gün, hani arkada bir arkadaş dedi, hiç benimle ilgilenmiyor duvara bakıyor, bir şeylerle uğraşıyor dedi. Sonra ben de laf attım ona dedi. Kalktı bir şey sordu dedi. Yahu ben hiç düşünmedim o noktayı dedi. Aslında dinliyormuş ve sonra bu çocukla ben tanıştım ama o başka bir dünyaya geçti. 

Yarın haftadaki dersimize ben çalışır gelirim konuyu derdim. Ve çalışır giderdim dedi. Bunda üzülecek şey, olacak bir şey yok dedi. Doğal bir şey dedi. Ve ben onlardan çok şey öğrendim dedi. 

13 tane kitap yazmış. Bilimin niteliği üzerine denemeler. Evrim ve kuantum kuramları. Tuncay Bulutay. İktisatçı bunu yazıyor. Müthiş.  18 makale yazmış.  5 makale diye de Devlet İstatistik Enstitüsünde. Bak yani adam bilime saygısı. Karısını işten atıyorlar zorla. O kurumda devam ediyor. O kurumda danışmanlık istiyorlar bundan yıllar sonra. Türkiye'de iş gücü, istatistiklerinin hazırlanmasının babası Tuncay Bulutay'dır. Onların organizasyonunda. 23 tane Mülkiyeliler Birliği Dergisi’nde. 18 armağan makalesi yapmış. 5 tane de armağan hazırlamış. Mesela birisi beraber hazırladık. İsmail Türk'e armağan. 20'den fazla konuşma. 7 makale diğer dergilerde.